Dört senedir iki üniversite arasında mekik dokuyorum. Fakat her iki üniversitede de aynı şeylere gülüyor, kızıyor; aynı şeyleri eleştiriyorum çoğu zaman. En büyük tacizi ilk üniversitemde yaşadım fakat ikincisine kayıt yaptırırken fark ettim ki üniversiteye gelen çoğu öğrenci maruz kalıyor bu tacize. (neyse ki ikinci kez kayıt yaptırırken daha başarılı oluyorsunuz ellerinden kurtulma konusunda)
* ...* *
Yine bir kayıt dönemi, yine aynı olaylar..
KKMde çekilip internette paylaşılan videoyu izlerken tek bir cümle çok dikkatimi çekti:
’'rahatsız oluyorum! ''
Rahatsız olduğum onlarca şeyi düşündüm.
Rahatsız olanlara da edenlere de güldüm, kusura bakmasınlar. (al birini vur ötekine)
Evet ben de rahatsız oluyorum.
Evlerinde kalmak için ısrarla aranmaktan , hazırlık sınıfında aralarda sürekli ''bir şeyler'' anlatılmasından , abartılarak övülmesinden ;
Hazırlıktaki standlardan yemekhaneye, yemek yerken bile, yetmezmiş gibi bir de akşam yurtta bildiriler dağıtılmasından , yine ısrarla ''bir şeyler'' anlatılmasından ;
Ve bunların en temeli olan; okuduğum kitaba, izlediğim filme, yediğim yemeğe, içtiğim içkiye (içkiyi direkt alkol olarak yorumlayanlar doğru cümledesiniz!) , alkol alıp almamama, hatta alkollü mekanlara girip girmememe göre bile etiketlenmekten (en sık yaşadığım ve en komik olanı bu zaten);
Bir yere mensup değilsen (daha kolay lokma olarak mı görüyorlar nedir!) farklı farklı yerlere sürekli çekilmekten istenmekten;
illa ki bir yere ait olman gerektiğini düşünenlerden , kalıplara sokmaya çalışanlardan ,
Ayrıntılarına daha fazla girmekten bile rahatsız olduğum ve bu yüzden girmeyeceğim olaylardan (zaten üniversiteli öğrenciler olarak çoğumuz yaşıyor ve biliyoruz) tüm tacizlerden, tacizcilerden, yaşam tarzıma ve fikirlerime burun sokulmaya çalışılmasından;
Dayatmaya çalışılan her fikirden, ''kendilerini en doğru geri kalanları koyun'' sanmalarından, bu ''düşünce tacizi''nden rahatsız oluyorum.
Lafa gelince çok severiz düşünce özgürlüğü lafları etmeyi, anlattınız düşüncenizi bitti, dönün ve gidin. Sizi dinleme nezaketini gösterene rahat bırakılma nezaketini gösteriverin.
Yaşam tarzına ve düşünce özgürlüğüne saygının bir laf salatası olduğu ülkede, üniversiteler özgür düşüncenin yuvası değil, olmayacak da.
Rahat bırakın artık bir yere ait olmayanları, olmak istemeyenleri !
#odtü #metu #kkm #odtükültürkongremerkezi #üniversitekayıtlarındayaşananlar #düşünceözgürlüğü #mavikocaeligazetesi #köşeyazısı #blogspot #birminyonunevrenesigmayanyureginden
Hiç sorunu olmayan bir hayatım olsun isterim çoğu zaman. En büyük dertlerimin telefonumun şarjının çabuk bitmesi, tatile Roma'ya değil de Kuşadası'na gitmek zorunda olmak, saçlarımın düz değil de kıvırcık olması gibi..
Eksiklikler düğüm düğüm olmasın boğazımda isterim. Kırıklıklarım zamanlı zamansız batıp durmasın isterim. Gün ışığında kahkahalara, karanlık çökünce hıçkırıklara boğulmamak isterim.... Tek sorumluluğum kendim olsun isterim.
Her şeyi tek başıma düşünmek zorunda olmamak isterim.
Ayrıca çabuk üşütürüm. Yazın dayanilmaz sıcaklarında vantilatör ya da klima çalışan odada yatsam hemen mideme ağrılar girer. Geçene kadar kıvranırım bıçak saplanmasını andıran ağrılarla.
Midem ağrımadan uyumanın kıymetini dahi ağrıdan uyuyamayınca anlarım.
Sonra sorunların varlığına da şükrederim, küçük mutlulukların kıymetini anlamama yardımcı oldukları için.
Bir rüzgar eser gecenin sıcağında, sessizliğinde. Sıcağı da sevmeliyim, Rüzgarın fısıltılarına kulak kabartabilmeme yardımcı olduğu için , rüzgarı sevdirdiği için.
Eksiklikler düğüm düğüm olmasın boğazımda isterim. Kırıklıklarım zamanlı zamansız batıp durmasın isterim. Gün ışığında kahkahalara, karanlık çökünce hıçkırıklara boğulmamak isterim.... Tek sorumluluğum kendim olsun isterim.
Her şeyi tek başıma düşünmek zorunda olmamak isterim.
Ayrıca çabuk üşütürüm. Yazın dayanilmaz sıcaklarında vantilatör ya da klima çalışan odada yatsam hemen mideme ağrılar girer. Geçene kadar kıvranırım bıçak saplanmasını andıran ağrılarla.
Midem ağrımadan uyumanın kıymetini dahi ağrıdan uyuyamayınca anlarım.
Sonra sorunların varlığına da şükrederim, küçük mutlulukların kıymetini anlamama yardımcı oldukları için.
Bir rüzgar eser gecenin sıcağında, sessizliğinde. Sıcağı da sevmeliyim, Rüzgarın fısıltılarına kulak kabartabilmeme yardımcı olduğu için , rüzgarı sevdirdiği için.
Toplum, yalnız kadınları ''başında erkek olmayan kadıncağız'' yalnız erkekleri de ''evini çekip çevirecek hanımı olmayan adamcağız'' olarak tanımlamasa, acıyarak bakmayı abartmasa, yalnız kadınlar ve yalnız adamlar ay pardon başında erkek olmayan kadıncağızlar ve evini çekip çevirecek hanımı olmayan adamcağızlar hayatlarını daha rahat sürdürecekler.
eskiden
Eskiden uyunmayan yaz gecelerinde arkadaşların tlfnu çaldırılırdı. Geri çağrı gelirse anlasilirdi ki o da uyuyamamış. Msj atilirdi. Kuru bir "n'aber?" yazıp gönderilmezdi ama. Beşbin onbin sms gibi sınırsız değildi msjlaşma hakkı. Sınırlıydı atilabilecek sms sayısı. Dolu dolu yazilirdi o yüzden. "nasılsın, ne yapıyorsun?"la başlanir, "ben de şöyleyim şunu yapiyorum" sığdırılırdı birkaç şablona, ka...rşıdakinin "sen ne yapıyorsun?"unu beklenmeden. Dolu dolu da cevap gelirdi.
Eğer yeni yüklenmişse kontör, aranirdi "Beş dakikasi bir kontör" kampanyası vardı bir ara. O da herkese değildi. On numara seçiliyordu en çok konuşulan ya da konuşmak istenenlerden. Tlfda muhabbet etmenin bile bir kıymeti vardı. O da sınırlıydı çünkü.
Merak edilir, daha çok özlenirdi sanki. Tez elden bir buluşma ayarlanirdi. Şimdiki gibi facebooktan, foursquareden öğrenilmezdi neler yapildigi, nerelere gidildigi. Bir araya gelindiginde anlatacak, dinleyecek bir sürü şey olurdu bu yüzden. Yetmezdi o gün, daha ayrılmadan yakın tarihte bir gün daha ayarlanirdi. Buluşmalarda sadece o an bir arada olunanlarla ilgilenilirdi. Zırt pırt bildirim gelmezdi sosyal medya araçlarından tlfnlara. Ya da birileri yazmazdı sürekli whatsapptan. Karşidaki bir şey anlatırken dinliyormuş gibi yaparak ya da dinlemeye çalışarak diğerine laf yetiştirmeye çalisilmazdi. Yüzüne bakilirdi muhatabın, can kulağıyla dinlenirdi. Her şeyi bilinmezdi arkadaşların. özelini paylaşmak karşıdakini kendine yakın görmek demekti. Şimdiki gibi yüzlerce kişiyle değil, o an sadece "bir"iyle paylaşılırdı. Tiyatro sahnesinde tek bir oyuncu sanmazdı kimse kendini. Seyirci koltuğundakilerin her "like"ıyla egolar tatmin edilmezdi. Sahneden inilir kuliste görüşülürdü. Her şey, her konudaki her fikir bilinmedigi için "önyargı"lardan önce "dostluk" gelirdi. Şimdiki gibi her yerde arkadaş olarak eklenip ekran arkasından verilen hükme göre hayatına katıp katmayacağına karar verilmezdi. İnsanlarla öylesine tanışılmazdı, tanimadan geçip gidilmezdi. Tanımak için tatlı bir çaba sarf edilirdi. Ve çaba ölçüsünde sağlam köprüler kurulurdu. Ete kemiğe bürünürdü dostluklar, arkadaşlıklar. Sanal ortamda yüzlerce profil arasında günbegün derinleşmezdi yalnizliklar..
...
Teknoloji güzel, her şeyin elinin altında olması güzel, bilgiye ve kişilere ulaşmanın kolaylığı güzel ama
"ikindi serinliğinde bir yerlerde oturup iki çay söyleyerek başlanan, saatlere sığmayan doyumsuz sohbetler" kadar güzel değil asla..
Ben çok özlüyorum o günleri, ya siz?
Eğer yeni yüklenmişse kontör, aranirdi "Beş dakikasi bir kontör" kampanyası vardı bir ara. O da herkese değildi. On numara seçiliyordu en çok konuşulan ya da konuşmak istenenlerden. Tlfda muhabbet etmenin bile bir kıymeti vardı. O da sınırlıydı çünkü.
Merak edilir, daha çok özlenirdi sanki. Tez elden bir buluşma ayarlanirdi. Şimdiki gibi facebooktan, foursquareden öğrenilmezdi neler yapildigi, nerelere gidildigi. Bir araya gelindiginde anlatacak, dinleyecek bir sürü şey olurdu bu yüzden. Yetmezdi o gün, daha ayrılmadan yakın tarihte bir gün daha ayarlanirdi. Buluşmalarda sadece o an bir arada olunanlarla ilgilenilirdi. Zırt pırt bildirim gelmezdi sosyal medya araçlarından tlfnlara. Ya da birileri yazmazdı sürekli whatsapptan. Karşidaki bir şey anlatırken dinliyormuş gibi yaparak ya da dinlemeye çalışarak diğerine laf yetiştirmeye çalisilmazdi. Yüzüne bakilirdi muhatabın, can kulağıyla dinlenirdi. Her şeyi bilinmezdi arkadaşların. özelini paylaşmak karşıdakini kendine yakın görmek demekti. Şimdiki gibi yüzlerce kişiyle değil, o an sadece "bir"iyle paylaşılırdı. Tiyatro sahnesinde tek bir oyuncu sanmazdı kimse kendini. Seyirci koltuğundakilerin her "like"ıyla egolar tatmin edilmezdi. Sahneden inilir kuliste görüşülürdü. Her şey, her konudaki her fikir bilinmedigi için "önyargı"lardan önce "dostluk" gelirdi. Şimdiki gibi her yerde arkadaş olarak eklenip ekran arkasından verilen hükme göre hayatına katıp katmayacağına karar verilmezdi. İnsanlarla öylesine tanışılmazdı, tanimadan geçip gidilmezdi. Tanımak için tatlı bir çaba sarf edilirdi. Ve çaba ölçüsünde sağlam köprüler kurulurdu. Ete kemiğe bürünürdü dostluklar, arkadaşlıklar. Sanal ortamda yüzlerce profil arasında günbegün derinleşmezdi yalnizliklar..
...
Teknoloji güzel, her şeyin elinin altında olması güzel, bilgiye ve kişilere ulaşmanın kolaylığı güzel ama
"ikindi serinliğinde bir yerlerde oturup iki çay söyleyerek başlanan, saatlere sığmayan doyumsuz sohbetler" kadar güzel değil asla..
Ben çok özlüyorum o günleri, ya siz?
Kaydol:
Yorumlar (Atom)