17 AĞUSTOS 1999 - Tam 14 Yıl önce Bugün..

17 Ağustos 1999.
14 yıl önce bugün.. Pazartesiyi salıya bağlayan gece, saat 03:02
Dokuzuma yeni bastığım zamanlar..
Evliyalar şehrinin yeşil bir ilçesinin sevimli bir köyünde oturuyorduk: Bursa Nilüfer Demirci Köyü.
Teyzem bize gelmişti, tatile.
Bir köpeğimiz vardı, adı Karabaş. Çok uysal bir hayvandı.
* * *
Yaz gecesi-tatil-sıcak derken yatmamız gece 1-2'yi bulurdu her zaman ama o gün akşam onbir olmadan yatmıştık.
Karabaş'ı iki kez çok huysuz ve huzursuz gördüm: bir doğum yaparken bir de deprem gecesi..
.....
Kopkoyu bir karanlık hatırlıyorum. Uğultu.. Ve bir yere çarptığımı.
Teyzemin beni kucağına almaya çalıştığını fakat benim uykuya devam etmek için duvar tarafına döndüğümü.. Uykum ağırmış demek ki o yaşlarda.
Bahçeye çıkmışız.
Dışarıda olduğumuzu fark etmedim. Nerde olduğumuzu bile anlamadım ya.
Öyle bir karanlık ki verdiğin nefesi bile yutuyor sanki. Siyahın en siyahı, okyanusun en dibi gibi..
Dışarda komşuların sesleri, çocukların ağlayışları..
''Deprem oldu'' diyorlar.
Annem ''kıyamet kopuyor sandım, kelime-i şehadet getirdim'' diyor.
''ağaçların yere yatıp yatıp kalktığını gördüm'' diyor başka bir teyze.
Işıldak getirmiş birisi.
Diğeri radyo.
O zamanlar herkesin yatarken başucunda cep telefonu yok, olanlar da çekmiyor zaten.

* * *
Dışarıda yatıyoruz.
Evlerin bahçelerinde, lojman bahçesinde, sokaklarda, tarlalarda..
Sabahları karınca istilasıyla uyanıyoruz.
Geceleri lojmanın bahçesinde, çam ağaçlarının altında uyurken çamlar üzerimize devrilmez mi diye düşünüyoruz.
Kimisi ''ecel nerde olsa bulur'' diyerek evinde yatağında uyuyor.
Ama çoğunlukla anneler, tam evden bir şey almak için girdiği anda artçı bir depremle çöken evin enkazı altında kalanları duydukça hayatta sokmuyorlar çocuklarını evlere.. Sadece kendileri giriyor lazım olan bir şeyler için.
Zaten artçılar asıl depremden daha çok korku salıyor yüreklere.
Artçı deprem bir belirsizlikler yumağı demek.
Gelmeden önce artçı olacak mı, ne zaman olacak; geldiğinde sarsıntının şiddeti artacak mı, ne kadar sürecek, ne zaman bitecek, geldiği anda nerde olacağını bilememek demek.
Evladının başını belki de son kez okşadığının ihtimalinin yüksek olması demek.
''Öleceksek de birlikte ölelim'' düşüncesiyle annenin eteğinden ayrılmamak, bir tabak almaya eve girdiğinde peşinden gitmek istemek, gidecekken azarlanıp dönmek, annen evden çıkana kadar yüreğin pırpır beklemek demek.
Sevdiklerinin acı haberini almanın eli kulağında olduğunu bilmek demek.
Ölümle aynı masada oturup yemek yemek demek.
Bazen de ölmekten değil de enkaz altında kalmaktan, bulunamamaktan, seni aramalarından vazgeçmelerinden korkmak demek.
* * *
Günler, haftalar, aylar geçti.
Depremin tanımı; karanlık, uğultu, yıkıntı, sarsıntı, çığlıklar, korku, merak, bekleyiş, Kandilli, rasathane, Deprem Dede Ahmet Mete Işıkara'dan ibaret oldu çocuk aklımda.
Kaybolan yakınlarının nerde olduğunu bilemeyenleri, enkaz altından gelecek her sesin yakınına ait olabileceğini düşünenleri, çıkarılan beklediği değilse hayal kırıklığına uğrayanları, bilmemkaçıncı kattan atlayıp kurtulanları, atlayıp da yerin açılmasıyla yerin dibine girenleri, deprem bölgesinden kaçıp yolda trafik kazasıyla hayatını kaybedenleri, umutların tükendiği anda bulunanları, enkaz altından sağ çıkan mucize bebekleri izlerken kurtulan bir can için sevinmeyi, aynı anda hem sevinci hem acıyı yaşamayı öğrendik. Aynı zamanda bir felaketin fırsatçılarını, hırsızlarını, organ mafyalarını, insanlıktan nasibini alamayanlarını da tanımış olduk.
* * *
Tam 14 sene geçti.
Ne zaman geceleri köpekler çok havlasa ''acaba?'' demekten kendimi alamıyorum.
Uykum artık çok hafif, yerde gezen böceğin ayak sesini duyacakmışçasına..
Geceleri banyoda fazla vakit geçirmemeye çalışıyorum.
Başım döndüğü zaman gerçekten baş dönmesi olup olmadığını anlamak için tavanda asılı süslere, lambalara veya su dolu bir şişeye bakıyorum.
Yatarken de başucumda mutlaka cam değil pet şişede su bulunduruyor, telefonu şarja takıyor ve zararına rağmen yastığımın yanına, en fazla yarım metre uzağıma koyuyorum.
Masamı, yatağımın yakınına yerleştirmeye dikkat ediyorum.
Bazı geceler uyumadan önce, olası bir deprem anında neler yapmam gerektiğini planlıyorum.
Ve müteahhitlik mesleğini hiç sevemiyorum.
Nerde bir Düzceli, Gölcüklü ile tanışsam ilk sorum o sene orda olup olmadıklarını , depremi yaşayıp yaşamadıklarını sormak oldu senelerce. Belki acılarını tazeliyorum elimde olmadan ama yine de ''biz de o sene Bursa'daydık'' diyerek acısını hafifletebileceğimi sanıyorum kendimce.
Evet tam 14 sene geçti.
O günlerde doğanlar şimdi 14 yaşında.
O günlerde çocuk olanların gidip eğlendiği lunapark sular altında kaldı. O çocuklar şimdi kaybettikleri anne babalarının yaşında belki..

Resmi kayıtlara geçen 17 bin küsür can, dile kolay yakınlarına zor. Bir de hiç bulunamayanlar, kaybolanlar var.
Ecel kaderdendir eyvallah fakat tedbirsizlik kaderden değil !

2045'e kadar deprem olmayacak deniliyor. Diyelim ki olmayacak deprem, bu malzemeden rahat rahat çalabileceğimiz anlamına gelmesin! 17 Ağustos unutulmasın, unutturulmasın!

Aman sen OKU-MA !

Hepimizin hayatında vardır, kendi gibi olmayanı yerden yere vuran insanlar. Eleştirmeleri şarttır, yoksa yaşayamazlar birinin bir şeyine bir kulp takmazlarsa. Bir açığınızı yakalamak için fırsat gözler, eh insanız hepimiz hata yaparız, yakaladıkları anda da basarlar yaygarayı. Takacak bir şey bulamazlarsa, Allah yaratmış demez dış görünüşünüzde ararlar bir eksik gedik. Dilleri zehir, yılan gibi sokuverirler adamı.

Dışınıza bakıp içiniz hakkında yorum yaparlar. Karpuzun küçüğünü kavuna benzetirler, aynı çekirdek aynı meyve derler.
Aynı tas aynı hamam kocaman dünyada küçücük kutularında yaşar giderler, herkesi de kendileri gibi bir kutuya kapatmaya çalışarak..
Ondan değilseniz, kesin bundansınızdır. İlla ki ait olmalısınızdır bir yere. Değilseniz yerleştirirler zaten elleriyle koymuş gibi.. Şu'nu okuyorsanız şucu'sunuzdur; bu'nu okuyorsanız bucu.

Yaşam biçiminiz, inancınız, siyasi fikriniz hakkındaki çıkarımları o an elinizde bulunan kitaba göre yapabiliyor ve etiketleyebiliyorlarken; okuduğunuz kitabın yazarını da eserlerine göre değil yaşam biçimine göre değerlendirip topa tutmaları sürpriz değil.
Sizi az çok tanırken bile okuduğunuz kitaplara göre kategorilere sokan, yazarı neden gözden çıkarmasın ki?

Nasıl bu denli tahammülsüz olduk, nasıl kelimelere bile takılır hale geldik aklım almıyor.

Bayram günlerinde misafirlikte şekerlikten almak istediğimiz şekeri bile seçeriz.
Yazar yazar, alacağın sana kalır.
Almak istediklerini içinden seçemiyorsan zaten zahmet etme, kitap alma.
Herkes alsın, sen alma !
İlk emir gelmiş oysa ki ''OKU'' diye.
Aman sen OKU-MA !

#direnyazar #direnokur
#direnahmetumit

Dua

Bir insanın yer edinebileceği en güzel yer, kalbine mukabil kalplerin dualarıdır. Bende herkesin, tüm sevdiklerimin ayrı ayrı yerleri, yerlerine layık duaları var.
Fakat benim en büyük duam sanadır sevgili.
Yanında olamadığım tüm zor anlarına, gönül kırıklıklarına, pişmanlıklarına, kararsızlıklarına, şahit olamadığım tüm sevinçlerine, mutluluğuna, huzuruna dair dualarım..
Gözden ırak gönülden ırak derler; daha göz görmeden bile gönlüne gireni hangi mesafeler ırak edebilir ki?
Hiç görmeden sevdiğim, bilmediğim, sesini bile duymadığım sevgili;
bil ki özlemlerimin en büyüğü sanadır,
geleceğin güne kadar dualarımın en yakını sanadır.


Ruhunuzu bir gezintiye çıkarmaya ne dersiniz?

''Dance of the Invisible Dervishes" , Türkçesi Görünmez Dervişlerin Dansı , 1 Ağustos 2013 gecesi Ankara Cermodern'de çağrısı ve bir arkadaşımın önerisiyle kalkıp gittik , böylece tanışmış olduk Dhafer Youssef ile.
Ve şimdi sıra sizde :)

Dhafer Youssef, Sufi gelenekleri ve Arap liriklerinden beslenen müziğiyle, dünyanın en iyi cazcılarından ve udçularından biri kabul ediliyor. Türkiye'de önceki senelerde İstanbul'da sahne almış, Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan ile. (Hüsnü Şenlendirici'ye aşinayız ama Aytaç Doğan kimdir derseniz, ben de yeni tanıdım, bir kanun virtüözü)
Ankara'ya ilk gelişiymiş Dhafer Youssef'in. Benim de ilk tanışmam olacağı ve kör sağır dilsiz gitmemek için gitmeden bir göz attım hakkında ne var ne yok diye.. Hakkında tek bir olumsuz yoruma rastlamadım, aksine ne övgüler dizilmiş. Dedim, abartı mıdır acaba; yüksek beklenti ile gitmeyeyim???

Konser başlamadan yarım saat önce yerimizi aldık. Udu, kanunu, piyano ve davulu ayrı ayrı çok severim ama birlikte nasıl olur ki? demeden edemedim. (Geçen sene ODTÜ bahar şenliğine -sanırım ismi alaturka idi- bir alt grup çıkmıştı; kanunla davulu birleştirelim derken şahsen benim kulağıma hiç hoş gelmeyen, taverna-meyhane arası garip bir hava estirmişlerdi ve grubun sahneden inmelerini dört gözle beklemiştim)

Neyse başladı konser. Kulağınız alışana kadar kısa bir süre geçtikten sonra bir bakıyorsunuz dalıp gitmişsiniz. Yetiştiğimiz kültürün ezgilerine çok yakın olduğunu düşünüyorsunuz kimi zaman, sanki bir türküye veya klasik müziğimizin bir eserine geçiş yapacaklar da hüzün çökecek yüreklerimize.. Kimi zaman da bir gençlik coşkusunun kavurup geçtiğini hissediyorsunuz. Doğu ile batı arasındaki kilometreleri eritiyorlar ve siz farklı coğrafyalarda dolaşma imkanı buluyorsunuz. Bazı parçalarında aynı anda hem hüznü hem coşkuyu yaşayabiliyor; bazılarında ise hüzünden umuda yumuşak bir geçiş yaparak hiç farkında olmadan geçmişinizi ve geleceğinizi düşünmeye başlayabiliyor; geçmişin hüznünden, hatalarından dersler çıkararak geleceğe umutla göz kırpabiliyorsunuz.
Sahnedeki farklı enstrümanların ve müzisyenlerin uyumu, Dhafer Youssef'in sahnedeki sempatikliği, -minyonluğumla görebildiğim kadar- hiç asılmayan güleç yüzü, sevimli esprileri ve kesinlikle sesi ile etkilenmemeniz imkansız :) İki saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. Selam verdiklerinde bittiğine inanamayıp arkadaşıma ''bitti mi?'' diye sorma gereği hissettim.
Binlerce alkışı hak etmişlerdi.

İçime döndüm.
Konserin yıldızsız bir geceye denk gelmesi tesadüf müdür bilemedim.
Sonra gökyüzüne yıldızsız demenin bir yanılgı olduğunu düşündüm.
...

Yıldızsız değil de yıldızsız sanılan gökyüzünde bulutların arkasına saklanan yıldızlar arada bir birbirlerine göz kırpıyorlardı. Sahnenin zemininden verilen üç spot , sahnenin gökyüzüne geçiş yaptığı noktada birleşiyor, koyu lacivert gökyüzüne adım attıklarında ise üç ışık yolu oluşturup belli bir mesafeden sonra silikleşiyor, gecenin karanlığında kayboluyorlardı. Her yolda , hüznün ve umudun kesiştiği bir nokta mutlaka vardı.
...

Evet geleceği bilemiyorduk, gelecek uzaklarda silikleşen ışık demetleri gibiydi. Ama hüzünden umuda mı umuttan hüzne mi yol alacağımıza, nerden gelip nereye gideceğimize kendimiz karar verebiliyor, yolumuzu çizebiliyorduk.
Ve ne gökyüzünde ne de yeryüzündeki güzelliklerin tesadüf olabileceğine inanamazdık..



Merak edenler için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Dhafer_Youssef
https://www.facebook.com/dhaferyoussefofficiel
http://www.biletix.com/etkinlik/PVH03/TURKIYE/tr

Fırsatınız olduğu takdirde, canlı izlemeniz/dinlemeniz şiddetle tavsiye edilir :)






Cermodern'den

bir doğum günü teşekkürü , tüm sevdiklerime :) iyi ki varsınız :)

Öncelikle unuttuğum doğum günümü hatırlatan Facebook'a, Vodafone'a, D&R'a   
Mesajına cevap verebildiklerime, veremediklerime;
Ta ilkokuldan beri yanımda olanlara, şartlar düşünceler hayat tarzlarımız değişse de kopmadıklarıma;
Hiçbir sene unutmayan babama (beni de kendisi gibi dgünlerini unutmaz ettiği için) ;
Fedakarlık abidesi kutsal kadın anneme (beni zor şartlarında bugünlere getirebildiği için) ;
Şebekliklerime katlanan, sinirli hallerimi idare edebilen, her zaman gurur kaynağım olan kardeşime ;
Kardeş yarısından öte, her zaman yanımda olsunlar dediğim kuzenlerime ;
''iyi ki varlar'' diye şükrettiğim akrabalarıma ;
Yazılarım ve çizimlerimde yorumlarını esirgemeyen, her daim destekçim olanlara ;
Aynı bölümde aynı sınıfta çok görüşemesek de yeri ayrı olan, meslektaştan ziyade dost olanlara;
Kısırın k'sı geçse, hemen yapıverip beni şaşırtan büyük bulguruma     ;
Yanında çocuklaştığım, dengesiz hallerimi anlayıp idare eden, kalem batırmalarımı bile hoş gören, derslerde memesiz kedi çizdiren minti hatunuma   ;
Hem kendisi hem annesi birer kanatsız melek olan, evlerine bayılıp tünediğim semtdaşım, güzel gözlüm güzel yüzlüme    ;
Eşsiz bir müzisyenle tanışmama sebep olan, egosu küçük kalbi büyük , şemsiye çikolatamın sahibi ve şaşırtan ince fikrine    ;
Mutluluk kaynağım, tüm mini mini koca koca tüylü patilere   ;
Ev arkadaşlarım Şefik ve Rukiye'ye   ;
Kilometrelerce hatta bir saat dilimi farkı olsa da, senelerce görüşemesek de samimiyetimizi kaybetmediğimiz, aynı anda aynı şeyleri yaşadığım dostlarıma ;
Kısacık sürelerde tanıdığım, görüşme fırsatımız çok az olsa da ''iyi ki tanımışım'' dediklerime ;
Kendilerinden bir şeyler öğrenebildiğim, hayatıma katkısı olan herkese ;
Kendimi geliştirmemi sağlayan yalnızlığıma ;
ve en zor anlarımda beni huzuruna kabul edeceğini bildiğim, her zaman hayırlısını nasip eden, bir duama bir avuç açmama sayısız güzellik nasip eden, yüreğimi niyetimi beni benden iyi Bilene,
çok teşekkür ediyorum..
Seneler nasıl da geçti diyoruz ya hani, hayatımızın sevgiyi tüketip harcayabilecek kadar uzun olmadığının en büyük ispatıdır   

''Hadi bakalım kim önce bitirecek?''

Üniversitede tanışıyorlar, tüm üniversite hayatını paylaşıyorlar. Sonra bir bakıyorsun sudan bir sebepten yolları ayrılıyor. Kaç kez genç olucaz, bi daha mı gelicez üniversiteye, aman biri gelir biri gider laylaylom.. Lisede tanışıyorlar, lise sıralarını paylaşıyorlar, üniversiteye geliyorlar, köyden indim şehire, görgüsüzün bir ortamı olmuş tutmuş suyunu çıkarmış derken yolları ayrılıyor. Ortaokuldan beri arkadaşlar, birlikte büyüyorlar, birlikte sınav tercihleri yapıyorlar, birlikte üniversiteye gidiyorlar, nerdeyse 10 senelik ilişkileri var, çevresindekiler onları ayrı düşünemiyor, nişanlanıyorlar, evlilik hazırlıkları içindeyken bir bakıyorsun yolları ayrılıyor. Bir de evlenip imzayı attıktan sonra kafasına ‘’dank’’ edenler var.
Hadi bakalım kim önce bitirecek?
Bitirmeyenler de var, hepsinin sonu böyle olmuyor elbet . Devam edebilen nadir ilişkiler var , ki helal olsun , ama büyük çoğunluğu bu sonu yaşıyor. Zaman geçiyor, bazen uzuuun uzun yıllar sonra bazen de kısacık bir sürede farklı farklı , öncekilerden çok ayrı, sürpriz yumurtadan çıkan insanlarla evleniyorlar.  Bir bakıyorsun sahnede kimler var kimler :
‘’Ben, benden düşük maaş alanla evlenmem’’ diyeni mi ararsın ,
‘’ben esmer severim’’ diyeni  mi,
‘’evi olsun arabası olsun bilmemkaç milyar maaş olsun’’ diyeni mi,
‘’romantik olsun, sevgililer gününde, yıldönümünde, yılbaşında, hayvanları koruma gününde, verem savaş haftasında bile eve çiçekle gelsin’’ diyeni mi,
‘’ben evlenince ev hanımı olup eve kapanamam’’ diyeni mi ,
‘’ben karımı çalıştırmam’’ diyeni mi ?
bir de ‘’en az üç çocuk’’ diyeni de var da daha çocuğa sıra gelmedi asgari ücretle eşya taksitleri ödemeye çalışmaktan..

Büyük lokma ye, büyük laf etme derler ; velhasıl biz de ettiğimiz büyük lafları yiyoruz. Ben küçükken annem kardeşimle beni süt içmeye teşvik etmek için, ‘’hadi bakalım kim önce bitirecek?’’ derdi.
Hadi bakalım kim önce sindirecek büyük laflarını?

Şaşıyoruz ama sorgulamıyoruz, derine inmiyoruz, ‘’kader-kısmet-nasip-hayırlısı’’ adını veriyor, mutluluklar diliyoruz.
Bi’sorgulasak ya?
Acaba acele mi ediyoruz seçimlerimizi yaparken? Acaba yeterince tanımadan mı giriyoruz bazı yollara? Yeterince olgunlaşamadan, yetişemeden mi sorumluluğunu almaya çalışıyoruz birilerinin? Yuva kurmanın ne demek olduğunun, aynı çatı altında yaşamanın dışardan göründüğü gibi kolay olmadığının bilincine varamıyor muyuz? Acaba çocukluğumuzdaki evcilik oyunlarımızla mı karıştırıyoruz gerçek hayatı? Uykumuz gelince, acıkınca, yorulunca, sıkılınca oyuncaklarımızı –ne de olsa annem toplar diyerek- ortada bırakıp gittiğimiz gibi.. Orda burda unuttuğumuz oyuncaklarımızın küçük parçalarının bir anda kayboluvermeleri, ufak diye önemsiz sandığımız parçaların ise en önemli parçalar olması ve oyuncaklarımızın kırılıp bozulması gibi..
İlk eğitim ailede başlıyorsa, ailemiz tarafından çok mu geç yaşlarda veriliyor bazı öğütler? Yoksa biz mi almamakta direniyoruz, her şeyin doğrusunu bildiğini sandığımız aklımızla? Okullara ders olarak mı konulmalı ki? AYT-101 : Aile ve Yuva Kurmanın Temelleri , mesela.

Eh ama kader kısmet.. Tamam kader kısmet , tamam kader anlayışına göre değişmez yaşanacak bazı olaylar ona da tamam fakat insanoğluna akıl neden verilmiş? Ya tedbir? Ya tercih hakkı? Sorumluluk alma kabiliyeti?
Tek bir kişiyi beklemek çok mu zordur kavak yelleri esen başımızda? Yumruğumuz büyüklüğündeki kalbimize, daha rotasını çizemediğimiz gemimize, hayatımıza, taşıma kapasitesinden fazla yolcu almak yük değil midir bizlere de? Şimdiden birine karşı kendimizi sorumlu hissetmek özgürlüğümüze mi terstir? Sevgi gibi kutsal bir duygu insanı nasıl kısıtlar ki? Sorumluluk almak insanı yetiştirmez mi? Gelmiş olsa da gelmese de, O gelene kadar kendimizi geliştirmeye çalışmak, olumsuz özelliklerimizi törpülemeye çalışmak, okumak, araştırmak çok mu zordur? Hiç gelmeyecek olsa bile bilmenin, bilginin fazlası kötü müdür ki? Bir insanı tanımadan bilmeden merak etmek ; hiç görmeden sesini bile duymadan sevmek , özlemek, dualarında yer vermek imkansız mıdır?
. . .
Yoksa, yoksa bunların hepsi birer peri masalı mıdır?
. . .


(amacım sadece farklı bir bakış açısı sunmaktır)