Bir pazar yazısı - Hayatımız sevgiyi tüketecek kadar uzun ve önemsiz değil

İnsan tek yaşarken yaptığı yemeğe her zaman çok da özenmiyor, amaç sadece karın doyurmak olabiliyor çoğu zaman. Bu yüzden gitgide yemeklerin lezzeti azalıyor. Bir de yemek yandığında kalkıp fasulyeyi, tencereyi, mutfağı suçlayamıyorsunuz.
İlişkilerde, evliliklerde de "ben bağımsız bir bireyim" düşüncesini abarttığınız zaman tren raydan çıkabiliyor. Evet bir bireysiniz fakat sadece kendinizden sorumlu değilsiniz. Amaç sadece sevgili olmak, sonra aile erkeği-evin kadını olup çocuk yapmak olursa yuva kurmanın, bir hayatı paylaşmanın lezzetinin günden güne azalması da gayet doğal. Monotonluklar ve alışkanlıklar, "zaman, heyecanı bitirir" ve "evlilik aşkı öldürür" mantığını haklı çıkarmaz. Nasıl ki yemek yandığında fasulyeyi, tencereyi suçlayamıyorsanız; "ne oldu bize?" diye sormaya başladığınızda da hayatı, zamanı, monotonluğu ve hatta karşınızdakini suçlayamazsınız. İlişkinizi veya evliliğinizi zaman asla öldüremez; aynı yastığa baş koymaktan, aynı sevgiyi hissetmekten bıkacak kadar uzun bir hayatımız mı var sanki?
Öyleyse bu pazar gününde yüreğinizi sevgiyle dolduran yüreğe içten bir günaydın mesajı atın, tatlı bir sürpriz yapın, öğleden sonra elinden tutun ve oturup birlikte kitap okuyacağınız bir ağaç gölgesine gidin
veya şu an yanınızda uyuyorsa öperek uyandırın, yanına sevgi dolu bir not bırakın ve güzel bir kahvalti hazırlayın. 
İnsan yüreği ufacık şeylerle mutlu olmaya dünden hazırdır. 
Unutmayın, hayatımız sevgiyi tüketecek kadar uzun ve önemsiz değil.
Güzel pazarlar :)        



çember

İhtiyaçtır yalnızlık. Düşünmek, sorgulamak için kimi zaman; kimi zaman da kendini dinlemek, huzuru hissetmek için eşsiz bir fırsattır. Yalnızlığın tadını bilmek, tadına varmak gerekir. Fakat dozunda tabi..

Her şeyin fazlası zarardı ya hani, yalnızlığın fazlası da zarar. Bir yerden sonra içinize dönmek içinize kapanmaya dönüşür. Sıkıntılarınızı kimselerle paylaşamaz olursunuz. Paylaşacak olsanız yük olacağınızı sanarsınız, kendinizi kendiniz taşımaya alışmışsınızdır çünkü. Duvarlara anlatır bir cevap alamazsınız, kendiniz söyler kendiniz dinlersiniz. Mutfak dolabındakileri yere indiresiniz gelir, hoş indirseniz bile rahat edemezsiniz.

Kendinize bir çember çizer, çizginin bu tarafına geçirmezsiniz kimseyi. Yaslanıp her şeyi unutacak, güveni, huzuru hissedecek bir göğüs, hadi en azından iki damla gözyaşınızı göstermemek için başınızı dayayacağınız bir omuz arar da bulamazsınız. Bulamadığınızı sanarsınız çünkü bulamamayı varlıktan mı yokluktan mı dahi bilemezsiniz. Yok dersiniz. Sonra da görünmez çemberinizi hatırlarsınız. Başınızı yastığa gömersiniz.

Bir bahar dalıyla bile mutlu olmayı öğretirsiniz kendinize, mutluluğun kıymetini anlamışsınızdır çünkü. Mutlu olmaya dünden hazırsınızdır da bir sebep ararsınız aslında. Sohbet etmek istersiniz saatlerce, saksıdaki domates çiçeğiyle konuşursunuz. Küçücük sürprizler yapmak istersiniz, birileri için bir emek harcamayı.. Emek harcar, bir şeyler yapar, koyarsınız bir kenara, birikir onlar masada. Çocuklaşmak istersiniz, şımarmak.. Bazen yanılıp da orda burda yapacak olursanız garipseyen gözlerle karşılaşırsınız. Sessiz ''kendine gel''lerle çimdikleyiverirsiniz kendinizi.

Susarsınız.
Susar, yazarsınız.
Yazar yazar, silersiniz.

Birinin derdine derman olmak istersiniz; üzüntüsünü sevincini paylaşmayı, kimseciklere anlatmayacağınıza söz vermeyi. Güven vermek istersiniz. Güven vermek, güvenmekten gelir. Aslında güvene ihtiyacı olan sizsinizdir.
Bir kafe keşfedersiniz, gitmek istersiniz. Kafa dinleme ihtiyacından olsa da bazen, çoğu zaman mecburiyetten yanınıza kendinizi alıp gidersiniz. Garson gelip de ''şimdi mi sipariş vereceksiniz sonra mı?'' dediği zaman içten içe kızar, ''sonra'' dersiniz. Garsonun sonrasıyla sizin sonranız farklıdır oysa. Biraz oturur, kalkar yürürsünüz.
. . .
Yürür yürür, yorulursunuz.
. . .
Yorulur, uyumak istersiniz.
. . .
Berrak bir su gibi, hiç düşünmeden, uyumak istersiniz.





Mümin Sekman'dan

Acaba tersten gelseydik daha iyi mi çözerdik hayatı? Ölümden doğsaydık hayata. Önce yaşlılığı, orta yaşı sonra gençliği, çocukluğu. Sonra da bebek olup doğumla ölseydik. Neden olmasın ki? Şimdiki gibi önce yaşayıp sonra anlamazdık hayatı, önce anlayıp sonra yaşardık.


Forrest Gump'tan

''Annem hep şöyle derdi: 'Hayata devam edebilmek için geçmişi arkada bırakmak gerekir.' Benim koşmam da bununla ilgiliydi sanırım. 3 yıl, 2 ay, 14 gün ve 16 saat koştum.
Ve yine Annem her zaman hayatın bir kutu çikolata gibi olduğunu söylerdi. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin.''


Vehbi Koç'un ofisine astığı söz

''Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirecek cesareti, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenecek sabrı ve ikisi arasındaki farkı öğrenecek aklı ver!''


ah bizim huzursuz bacaklarımız !

(Otururken) ''İleri mi uzatsam acaba? 
Olmadı, geride dursun. Rahat olmadı ki böyle. 
Sağı mı solun üzerine atsam. Yok, 2 dk fazla oldu, solu sağın üzerine. 
Sallamamak için birini karşı sandalyeye mi uzatsam? Kalkıp biraz dolaşsam?''larla devam eden ve özellikle bir şeye odaklanmanız gerektiğinde(ders çalışmak, kitap okumak gibi) zamanınızı zehir eden şey..
(Yatarken) bir o tarafa bir bu tarafa. Uykuya dalamamalar.. Duvarı tekmelemelere kadar gidenler var. Yanında uyuyanları küfrettirecek seviyeye getirenler.. Öfke nöbetleri ve sonunda sabaha yorgunluktan bitmiş halde uyanmalar..
Evet, tanışalım. Hoşgeldin huzursuz bacak sendromu!

devamı gelecek...


özgür insanlar

Bazı insanlar özgür doğarlar. Boğar onları geleneksel kurallar, kalıplaşmış anlayışlar. Etraflarında onlarca insana rağmen yüreklerinin bir tarafını yalnız tutarlar daima. Beyinlerinin içlerinde de tek'tirler. Küçük dünyalarda yaşasalar da büyük hayalleri, büyük idealleri, küçük dünyalarının zincirlerini kırabilecek büyük cesaret anahtarları vardır. En büyük idealleri kendi ayakları üstünde durabilmektir. Bu tarz insanlara bir adım uzaktan yaklaşmalısınız. İdealleri, fikirleri, gururları ve onurları için kim olduğunuza bakmaksızın sizi bir çırpıda ezebilirler.

Sonunu düşünen kahraman olamaz

Bugün bir uçak havalandı semaya, seni kilometrelerce hatta bir okyanus kadar uzağa götürmek isteyen.
Aramıza dakikalar değil, koca bir saat dilimi koymak isteyen…
Yaklaşık bir saat oldu.
Bir uçak geçiverdi simsiyah gökyüzünden.
Birileri veda etti bu şehre ya da ülkeye.
Sevdiklerini bırakanlar yeryüzünde, gözyaşlarıyla…
Sevdiklerine gidenler içlerinde mutlulukla…
Ben de veda ettim o temsili uçağa.
Yanıp sönen ışıklar gözden kayboluncaya kadar…
Bakakaldım.
Nice zaman öncesi,
Birileri veda etti bir yüreğe, düşünmeden. Umursamazca…
Yıllar önce ünlü bir dizide duymuştum:
‘’Sonunu düşünen kahraman olamaz!’’
Kahraman olmayı bu kadar çok mu istiyordun sevgili?
Zaten benim en büyük kahramanım olman yetmemiş miydi sana?


Belki sadistçe bir hisle döküldü saklı kutudan,
yazıldı o kahrolasıca denilerek bakılan ellerden.
Yine de paramparça oluşu seyretmek hiç bu kadar zevkli olmamıştı.
İthaf edilmedi, edilemedi kimselere.
Günü geldiğinde gerçekleşen kehanet gibi, gider bulur sahibini ve öldürürdü.
Bu, şefkatti ya da korku...
Derinlerinde yüzülse de yalanların, izin verilmedi ne kıyıya yanaşmaya
ne de tamamen dibe batmaya.
Çırpınışlar...
Balıklar hafızalarından olması gerektiği gibi saniyelerle yarışarak sildiler bu çağrıyı,
dalgalar olanca gücüyle uzaklaştırdı canlı olan her şeyden bu vahşi manzarayı.
Mezar sahibini ararken, yalnız sahip bilmeliydi işin aslını.


Dipsiz kuyu

Dipsiz bir kuyuymuşsun bana göre, aradığımı bulmaya çalıştığım.
Nafile dolandığım ıssız bir orman...
Anladım ki, benim aradığım sende olacak kadar önemsiz değil.
Anladım ki, yüreğimde yaktığım sevda ateşi senin yoluna ışık tutabilecek kadar ucuz değil.
Anladım, geç de olsa anladım.

Sensiz kendimi eksik hissettiğimi sanıyorsam,
diğer yanım sende bulunabilecek kadar kolay olmadığındandır.
Ben senin özleminle yanmadım ki sevgili,
ben hayal kırıklığıyla yandım.
Yine de sağ ol ki aradığımı bulabilmem için bana hayat dersi oldun.
Var ol ki, sendeki eski ''ben''e bakıp da
senden ayrılmış yolumun ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayabileyim.

Ve git uzaklara sevgili,
çok uzaklara.
Adımın bile duyulmadığı, iki günlük eğlencelerinle gününü gün edebileceğin,
bende ''anı'' olarak bile kalamayacağın kadar uzaklara git.
Sensiz her şey tatlı birer anıyken zaten.
Dün bir yaşına daha girdin. Bense seni tanıdığımda bir yaşıma daha girmiştim çocuk aklımla.
Kısacık bir hikayeydin, üç beş sayfa yetti okuyup başucu yapmaya.
Fakat sonra şehirler virgülleri koydu araya,
yıllar boşluklar bıraktı  kelimelerin arasına,
yollar farklı satırlara indi birer birer.
Değişmeyen şey, büyük harfle başlamak gibi olan hatıralardı.
Herkesin kendi yeni hatıralarına büyük harfle başlaması...
Yine de kelimelerin artık acıyı haykırmıyor olması güzeldi.
Güzel olan buydu.
Senin hayatına düşmeden devam edebilmen,
benim bunu perde arkasından gülümseyerek izlememdi her yeni yaşında,
her geçen yılda.
Sana verdiğim sözü tutmaktı bu.
Hala sana ulaşabilme imkanım varken, gururumun kalın duvarlar örüp gücümü tüketmiş olmasıydı.
Her şey olması gerektiği gibi olmalıydı.
ve öyleydi.
Bu bile gayet güzeldi.
    Biz, O'nun bize sunduğu süslü, gümüş tepsiyi alıp kirli, paslı bir metal yığını haline getirdik. Bu yüzden kirlendi ellerimiz, paslandı kalbimiz. Üstü tüllerle örtülü, gizli, tatlı helalleri alıp üç günlük, beş para etmez haramlara çevirdik.
Kendimiz edip, kendimiz bulduk. Ama anlamadık. Hatayı hasta zihnimiz dışında herkese, her şeye yükledik.
Yanlış kişiler, yanlış zamanlar, yanlış mekanlar, yanlış yollar, yanlış kararlar...
Oysa bizdeydi yanlış. Hasta olan bizdik. Kir pas bizim yüreğimizdeyken, kör gözlerimizle karşılaştığımız durumlardan pişkince hayır bekledik.


Hak

   Herkesin var bir hikayesi. Unutmaya çalışıp da unutamadığı. Gömmeye çalışıp da hortlak gibi karşısında bulduğu. İnsanlar dışlayamaz hikayelerini. Kendi özlerinden parçaları…
   Çocukça başlamıştı onların hikayesi. Çocuksu ürkeklikler, çocuksu bakışlar, çocuksu kıskançlıklar. Bir şey nasıl başlarsa öyle devam eder mi? Peki başladığı gibi biter mi? Çocuksu saflıkta devam etmiş bir süre onlarınki de…
Ama olacak varsa olurmuş ya, oluvermiş işte. Sakınan göze çöp batarmış. Kara kediler uyumazmış. Çünkü şehirler, sokaklar, caddeler, ortamlar çekiverirmiş insanı içine. Uzaklaştırırmış insanları, fesat karıştırırmış aşklara. Onlarınki de böyle bir kördüğüme bulanmış. Belki de esas kızın beklentilerini karşılayamamış esas oğlan, o sahnede. Zayıflayan ipleri çocuk koparmış. Bir anda, sebebsizce…
   Biri yoluna devam etmiş, diğeri bakakalmış arkasından. İkisi de böyle bir sonu yakıştıramamış bu sevgiye. Böyle, bitmemeliymiş.!
   Yıllar geçmiş. Herkes kendi rotasını çizerek ilerlemiş hayat yolunda. Farklı kişilerle, farklı mekanlarla, farklı olaylarla… Büyümüşler. Büyümüş her şey. Duygular, düşünceler, acılar, mutluluklar, hayatlar… Onlarca soru işareti kalmış birinde, sormaya fırsatının olmadığı. Onlarca pişmanlık kalmış diğerinde, bir anlık ruh halinin sonunu getirdiği… Soru işaretleri, keşkeler, belkiler, anılar… Hepsi maziye gömülmeye çalışılmış. Gömülemeyen tek bir şey varmış: Hak! Allah’ın bile ‘’Kulum, karşıma kul hakkıyla gelme.’’ Diyerek yalnızca hak sahibinin affedebileceği bir yük; kul hakkı…


Gri

Kapattı tüm kapıları.
İyi kötü, yalan gerçek ne varsa doldurdu bir kutuya, sıkıca kilitledi.
Bir daha açmamak üzere...
Suskunluğun koynuna attı kendini, onun yaptığı gibi.
Kopardı dilini tüm duyguların, bir daha hiç dile gelmemeleri için.

İdam sehpasının geldiği gün, titrek sesine acıdı.
Sanki başka bir hikaye sergileniyordu da sahnede,
o da hem acıyor hem kızıyordu oyunculara.
Ne vardı bu kadar sahici oynamasalardı?

Biliyordu,
dayanabileceği duvarlar olmasa,
sağ kalamazdı.

Mavi ve pembeyi severdi ya en çok, ikisi de ona özel diye.
Aynı onun da O'na Özel olduğu gibi...
Şimdiyse en çok Gri'yi seviyor.
Dibe batış mı, kurtuluş mu ayırt edemediği için.
Ve bir daha bu gri şehrin tüm yollarını rengarenk boyayamayacağı için,
hep gri kalacağını sanıyor.


http://www.youtube.com/watch?v=j436O4HHhLY


yokluk mu? varlık mı?

Yokluk, varlıktan sonra gelir; sözlükte bile. Sanarız ki bir şeyin yokluğunun hissedilebilmesi için önce var olması, varlığının tadılması gereklidir. Değil mi ya, var olmayanın yok olabilmesi olanaksızdır. Varlığı kaybeder, sonra tadarız yokluğu.
Sorgulamak lazım öyleyse, ya biz yanlış yönden okumaya başlamışsak? Çoğu zaman bitiş sandıklarımızın başlangıç olması gibi, sözlüklerin sonu da aslında başıysa? "Son" diye adlandırdıklarımız "ilk" ise? Ya varlıktan önce geliyorsa yokluk?
Yoklukta bulunabilir mi varlık?
Yokluğu tadıp yoklukta kaybolup da gün gibi doğan, gün ışığı gibi ısıtan varlık..


empati

Bugün Kizilay'dan 541e bindiğimde kafayı koyup uyumaktı niyetim Eryaman'a kadar. Karı-koca iki kişi daha bindi. İlk duraktan sonra bindikleri için yer yoktu. Kadına yer verildi, adam ayakta kaldı. Çok yorgundum. Kimse kalkmadı. Tam önümde oturan, son ses müzik dinleyip pıt pıt msjlaşan liseliler de kalkmadi. Mecbur kalktım. "Yok rahatsız olma" dedi. Israr edince oturdu. Necatibey'den Kentpark'a geldiğimizde kalktı, benim oturmam için ısrar etti. Olmaz desem de zorla oturttu. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştığımdan çok şaşırdım. Eryaman yolunun uzun, kendisinin de çocukları olduğunu, dersten kurstan çıkan öğrencilerin nerdeyse ayakta uyuduklarını, onları öyle görünce dayanamayıp kalktığını onları oturttuğunu söyledi. Ne kadar içtendi.
Biraz zaman geçti. Gün boyu çokça ayaküstüydüm ama amca öyle iyi niyetliydi ki kıyamadım, Zırhlı Birlikler'de tekrar yer verdim. Yine biraz oturdu, duramadı yine beni oturtmak istedi. Ben kabul etmeyince başka bir öğrenciye yer vermek istedi. Diğer öğrenci de kabul etmedi.
Amca yol boyunca 4 kez oturup kalktı. Çok düşünceli bir insan olduğunu söylemesem rahat edemezdim, O ne kadar da mütevaziydi. Öyle ince ruhlu, öyle düşünceliydi ki sağında solunda önünde arkasındakileri de etkiledi. Kendisiyle birkaç kişi de ayaktakilerle yer değiştirdi. Keşke dedim, keşke hepimiz senin gibi olsak. Yaşlılara yer vermemek için kulaklığımızı takıp camdan tarafa dönmesek, görmezden duymazdan gelmesek. Aksine yer vermek aklımıza gelmediğinde veya rahatsızsak da kimileri azarlamasa gençleri. Gerçekten bizim de okulda yorulduğumuzu anlasa en azından orta yaştaki insanlar.
Empati yapılınca, kendinden önce karşıdakini düşününce, bir fedakarlıkta bulununca ve en önemlisi dilimizden zehir değil bal damladığında, unutulmayacak bir anı haline geliyor 1 saatlik yolculuk bile.


düşünce özgürlüğü

''Düşünce özgürlüğü'' ile ''karşıdakinin düşüncesine saygı duymak'' tek şeritli bir yolda giden iki araç gibidir. Biri önde ise diğeri arkadadır. Her ikisi de öne geçmek istediği için çarpışmaları an meselesidir. Nasıl ki iki aracın yanyana birlikte gidebilmeleri yolun ilerde genişleyip genişlemeyeceğine bağlıysa, karşıdakinin düşüncesine saygı duyarak kendi düşüncenizi savunmak da bakış açınızın ne kadar geniş olup olmadığına bağlıdır.


Bir tarih sınavı öncesi iyi uykular

Geldi çattı İnkılap Tarihi sınavı. Bu defa konular derste de işlenmeyen, II. Dünya Savaşı sonrasını kapsayan konular oldu. Bir zorlandık bir zorlandık çalışırken sormayın. Okuyalım diyoruz oku oku bitmiyor, altını çizelim diyoruz bi de bakmışız koca paragrafı çizmişiz, özet çıkaralım diyoruz yaz yaz ellerimize kramplar giriyor. Ama yine de aklımızda bir şey kalmıyor. Halbuki bunlar yakın döneme ait olaylar. Tarihe çalışırken bu kadar zorlanmamıştık ya hani? Osmanlı ve Milli Mücadele dönemi kolaydı ya hani? Aslında onlar da çok uzun ve ayrıntılı konulardı. Ee bunda niye patladı öyleyse? Dünya büyük mü geldi?

Çünkü onları senelerdir ders olarak müfredata konuluyordu. Her ne kadar ezberleyip sınavdan sonra unutacağınızı düşünseniz hatta çoğu zaman öyle olsa da tekrar bir göz attığınızda hatırlamanız çok daha kolaydı.
Kaldırılmasını istiyoruz ya bu dersin, merak ediyorum tarihimizi ne kadar bildiğimizi ve bu gereksiz özgüvenimizin sebebini? Zaten okuyan insanlar değiliz. Okursak da popüler aşk romanlarından sıra gelmiyor tarih kitaplarına. Hem okurken onları sıkılırız da canım, canımıza kastımız mı var? Gazete, TV mi? Onların da bizden tek farkı kukla rolünü iyi oynayabilmeleri. Kütüphane devri de kalmadı artık. Dedelerimizden kalma ansiklopedilerimiz, tarih kaynaklarımız salondaki raflarda süs niyetine duruyor. Arada ninemiz tozunu alıyor işte. Hem devir de değişti. İnternetle her şey elimizin altında değil mi? Ama interneti de sosyal medya için, bağımlısı olduğumuz oyunlar için, dile getirmeye bile utandığım abuk sabuk şeyler için kullanıyoruz ne de olsa. Gerçi dünyada bir şey olursa facebookta, twitterda paylaşırlar zaten. Biz de doğru mu yanlış mı bilmeden çat paylaşırız. Öyle komik ama bir o kadar da inandırıcı haberler, olaylar, bilgiler yayılıyor ki bu kadar mı safız demekten alamıyorum kendimi. Biz olmayalım da kim olsun. Babamızın doğruları da hazırdı ne de olsa, iyilik yaptıklarını sanıp aşılaya aşılaya bitiremedikleri. Ondan bundan duyduğumuz yorumları kendimiz düşünmüş gibi söylüyoruz da hem, daha ne olsun. Tarih tekerrürden ibaretti ya hani, geçmişi bilmiyoruz ki günümüzü yorumlayalım ! Eh, gelecek de bir kör kuyu işte. Düşünmeden, okumadan, yorumlamadan, kafa yormadan bir insan olarak ne farkımız var diğer varlıklardan?
Sonra ''insanlık nereye gidiyor?'' Bunu da ordan burdan duya duya ağzımıza sakız ettik ya zaten.

Evet uzun, evet zor, evet uğraştırıcı biliyorum. Ama boşverelim ya. Galatasaray, Fenerbahçe tarihini adımız gibi biliyoruz ne de olsa. Dün akşamki dizinin her sahnesini onlarca kez anlatabiliyoruz ne de olsa. Anlata anlata bitiremiyoruz ne de olsa. Benim de gece yarısı derdim neymiş ki nasıl olsa. Neymiş bu ukalalık, çok biliyormuşum da iyi yorumladığımı sanıyormuşum zaten. Bence de ya, derdim neyse. Ben de bir şey bilmiyorum ki zaten, konuşuyorum öyle. Uyuyalım hadi. Hep uyuyoruz ne de olsa. İyi geceler, iyi uykular.


Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer






Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, ne tam bir kişisel gelişim kitabı ne öğütler dizisi ne de bir macera romanı tek başına.. Hepsinin bir harmanı. Çocukluğu ve gençliği zor geçmiş, zorlukların karakterinde açtığı yaralarla mutsuzluğa gömülen bir adamın Eyfel Kulesi’ndeki intihar niyetiyle başlıyor olaylar. Olaylar olayları kovalayıp sırlar sırları açıyor. Bir dizi oyun ve görevlere mecbur bırakılıp böylece engellerini aşan, korkularını yenen bir kahraman var karşımızda. Aslında hepimizin olmak istediği insan modeli..

Günümüzün modern yaşamını benimsemiş insanlar olarak ortak problemimiz kuşkusuz özgüvensizlik, aşağılanma duygusu, medeni cesaretsizlik, kabul görememe korkusu.. Bu yüzden kendimiz olmaktan kaçıyor, olmamız gerektiğini sandığımız tek tip insan modeline bürünüyoruz. Değişmek, aşmak istiyor ama bir yolunu bulamıyoruz.

İşte Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer’de de okurken aynı olayı kendinizin de defalarca yaşamış olduğunu görüyor, hatta içinizden ‘’bu sabah aynı böyle olmadı mı?’’ diye geçiriyorsunuz.

İyi bir kurgusu ve ilgi çekici benzetmeleriyle çevirisinin de iyi olduğu kuşkusuz.

Bir elinizde kalemle, cümlelerin altını çize çize okumak isteyeceğiniz bir kitap.



http://elestiri.birazoku.com/tanri-daima-tebdil-i-kiyafet-gezer/


Katre-i Matem






Bir devrin çığlığı! Binbir nakışla bezeli, göz alıcı örtüsünün altında yüreği kan ağlayan bir İstanbul… Türlü entrikalara sebep olmuş ve bir döneme ismini damgalatmış çiçek: lale. Tarihte bir devrin muhteşem görkemini ve karanlık yüzünü aynı anda gösteren bir eser…

Kitabın ilk sayfalarında Pala’nın da belirttiği gibi meçhul bir yazarın kaleminden ve vicdanından, faili meçhul cinayetlerin, dönen dolapların, batakhanelerin gün yüzüne çıkarılması usta bir kurguyla verilmiş. Böyle bir olaylar zincirinde siz de ister istemez olayların içine giriyor, sayfalar ilerledikçe sizi neyin beklediğini bilemeden sürükleniyor, bir dağılıp bir toplanıyorsunuz. Kimi zaman yüreğiniz aşka gömülüyor, kimi zaman acılarla kıvranıyor, kimi zaman intikam ateşiyle yanıyor, kimi zaman da lalenin büyüsüyle mest oluyor kahramanlarla birlikte. Çünkü kahramanlarımızın her biri bizden, içimizden biri; geçmişimizden birer parça… Anadolu’dan Avrupa’ya, Üsküdar’dan İstanbul’a uzanmış gibi geçmişimizden geleceğimize, aklımızdan kalbimize uzanan bir köprü…


http://elestiri.birazoku.com/katre-i-matem/



seyyah

Hep böyle mi olur? Gelirken hep bi alışmayayım, benimsemeyeyim çabası.. Giderken hep bi burukluk, bi iç sıkıntısı.. Evin için, ailen için, dostların için, sevdiklerinin için, veda ettiklerin için, hatta veda edemediklerin için, sesini, yüzünü bile unuttukların için..

Dünya bir han ise, seyyahsın sen. Benimseyemezsin yattığın yatağı bile. Senin gibi nicesi uğrar, bir bir giderler arkalarina bile bakmadan. Göz göze gelirsin bi an hancıyla. Bir gün alır atını, sen de gidersin başka diyarlara. Unutur gidersin seslerini, senin gibi bi soluklanmaya gelenlerin.

Dünya bir trense, yolcusun sen. Göremezsin diğer vagondakileri. Bir görsen, tanısan, bağlanamazsın yine de. Zaman geldiğinde inerler herhangi bir durakta. El sallamak istersin, yolun açık olsun demek. Umursamazlar, belki daha iyimserce unuturlar. Başka bir durakta sen de inersin, elinde rengi solmuş yıpranmış bir bavulla. Sen de unutur gidersin yüzlerini, bir vedayı çok görenlerin..


sevgimizi nasıl gösteriyoruz?

Aslında sizi seven insanlar tahmininizden de çok. Sadece sevgilerini gösterme şekilleri farklı farklı. Kimisi dile getirir, kimisi arar sadece "n'aber" der, kimisi çaya çağırır, kimisi çikolatasının son parçasını sizle paylaşır, kimisi de siz bilmeseniz de sizin için dua eder.


karakalem

Özenle çizdiğiniz karakalem resminizin bir silgiyle yavaş yavaş silindigini düşünün. Desenleriniz anlamli şekillerinden çıkacak; karmaşik,silik,bulanik bir hale gelecek. Sildikçe bembeyaz kağıdı da elde edemeyeceksiniz. Hem resminizden hem silginizden hem kagidinizdan olacaksiniz. İşte biz de maneviyatımızı,manevi degerlerimizi kaybettikçe kendimizi kaybediyor, yavaş yavaş silik,bulanık bireylere dönüşüyoruz. Bizimle birlikte hayattaki anlamlı desenler de anlamini yitiriyor. Hem huzurumuzdan hem ruhumuzdan hem insanligimizdan oluyoruz.


İzgören'den

"Öyle bir dünya olmaya başladık ki insanlar giyimleriyle karşılanır,kuşamlarıyla uğurlanır olmaya başladı.
Telefon markanız kişiliğinizi belirler oldu. Kullandığınız cep telefonu hattı,sizin özgür olup olmadığınızı gösterir oldu. Sigara markanız sizi maceracı yaptı. Dondurmayla seksi birleştirdiler beyninizde. Kullandığınız araba,sizi Amerikan aktörleriyle özdeşleştirdi. Hayattan zevk almak için belirli marka içecekler içmek zorunda kaldik.
Farkında mısınız, yedi cüceler artık ancak masallarda mutlu olabilirler. Bugünün dünyasında Pamuk Prenses suratlarına bile bakmazdı. Onu magazin programlarında saçı jöleli, ağır parfümlü, iki cümleyi bir araya getiremeyen, gece bile güneş gözlükleriyle dolaşan züppelerle görürlerdi ancak. Yedi cücelerin böyle bir dünyada hiç şansları yok. Ancak bir Ferrarileri, ellerinde bir Cola şişesi, Gucci ayakkabılar, saçları da jöleli olursa biraz şansları olabilir.
Mevlana diyor ki: 'Ne insanlar gördüm üstlerinde elbise yoktu, ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu."
Hayatınız BBG evine döndü.
Hayatla aranıza firmaları sokmayın.
Saatiniz sadece saati göstersin."

Ahmet Şerif İzgören, Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır


güven üzerine..

Birine güvenmek için onu iyi tanımamız gerektiğini sanıyoruz. Tanımak için çokça zaman geçmesi gerektiğini.. ve bu yüzden güvenin zamanla oluştuğunu..
Birkaç günde, birkaç ayda insan tanınabilir mi? Birkaç yılda? Ya onlarca yılda? Öyleyse o geçmesi gerektiğini sandığımız çokça zaman geçtikten sonra tanıyamadığımızı bir anda anladıklarımız neyin nesi?
Güven tanımaya, tanımak zamana bağlıyken; güvenmek de dolayısıyla geçen zamanın uzunluğuna bağlı olsaydı oluşması yıllar alırken yıkılması saniyelerle ifade edilmezdi. Güven, koşullu ve anlık oluşan bir bağ oldu günümüzde. Günden güne,kişiden kişiye,menfaatlerimize,çatlak psikolojilerimize göre değişen,varlığından yokluğundan emin olunamayan.. Emin olduğumuz tek bir şey var ki, o da güvenme isteğimiz. Hepimiz bir yerlerde birilerine koşulsuz güvenmek istiyoruz.


Kürk Mantolu Madonna'dan

"Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantigimizla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mi, diye düşünmek nasıl aklimiza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk. Acaba hakikaten böyle miydi?"

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali


simyacı

Mutluluğu başkalarının gözlerinde saklı olduğunu sanıyor, bir ömür arayıp duruyoruz. Onu hevesle isteyen, geldiğinde koşmaya hazır bekleyen bizler, beliren her silueti aslı sanıyoruz. Bilemiyoruz ki başka gözler buna sadece sebep olabiliyorlar, kaynak değil. Asıl hazinenin yanıbaşında olduğunu anlamak için bir dünya dolaşan simyacı karakteri gibiyiz. O kadar bağlamışız ki mutluluğumuzu başkalarının gözlerine, kendi içimizde saklı olduğunu görebilmek için daha kaç çift gözde hayal kırıklığına uğrayacağız bilemiyoruz. Olsun yine de, en etkili öğretmen tecrübeymiş. Belki kırıklarımızı yüreklerimize gömerken simyacı gibi buluveririz aradığımızı yanıbaşımızda.


gelen gideni aratır mı?

Zamanında saatlerce muhabbet edebildiğiniz insanlarla gün gelir iki çift laf edecek ortak noktanızın kalmadığını fark edersiniz. Son günlerini yaşayan çiçeklerinki gibi hüsrandır duygusu. Tam aksine de tadına doyulmayan muhabbetler edebileceğiniz, birlikte harcadığınız zamanı dolu dolu geçirdiğiniz insanlar girebilir hayatınıza. Sağanak sonrası gökkuşağı misalidir.
Hayatımıza aldıklarınız, yol verdiklerinizden çok daha hayırlı olabilir adınıza. Gelenler gidenleri aratmaz her zaman. Bazen gelenler öyle sağlam gelirler ki gidenlerin kalıntılarını da süpürür, işinizi kolaylaştırırlar.


anne

Eve gelindiğinde girer girmez alınan anne yemeği kokusu;
yolunu gözleyen,azıcık geç kalsan pır pır eden anne yüreği;
eve geldiğinde gülümsemeyle karşılayan anne yüzü;
çamaşırların yıkanıp kurutulup üstüne kimi zaman ütülendiği, bulaşıkların zamanında yıkandığı anne temizliği;
ders çalışırken gelen anne meyvesi;
biraz soğuk alacak olsan daha öksürmeden gelen yoğun anne şefkati;
her derde deva, diplomasız doktor anne ilacı;
geceleri sen kaçıncı rüyandayken gelip sarkmış battaniyeni düzelten,sırtını örten anne eli;
dünyadaki herkes canını sıksa bile hiç eksilmeyen anne sevgisi;
sıkıldığında iki çay koyup oturup konuşabileceğin, sığınabileceğin liman anne sohbeti..

Belki harfi harfine değildir ama eminim bunlardan en az birini yaşıyorsunuzdur. Çoğu zaman yanımızdayken bilinmezmiş değeri, sahip olunanların. Kaybedilince veya hasret kalınca anlaşılırmış kıymetleri. Ailesiyle yaşayan, eve geldiğinde sıcak bir tabak yemek ve güleryüzle karşılanan şanslı arkadaşlarım; sahip olduğunuz şeyin ne kadar büyük ve önemli olduğunun farkındalığıyla gidin o özveri yumağının yanağına bir öpücük kondurun, tatlı rüyalar dileyin.


ne kadar bilirsek o kadar da yanılırız

Ne kadar bilirsek, ne kadar şey öğrenirsek o kadar kültürlü olacağımızı, o kadar da kendimizi geliştireceğimizi sanıyoruz. Her şeyin azı da fazlası da zarar olduğu gibi, bilginin de azı da fazlası da zararlı olabiliyor. Bunların başında da psikoloji geliyormuş. Psikolojiyle ilgilenmek zevkli, araştırmak güzel ama ne kadar çok şey bilirsek o kadar kendimizi irdelemeye başlıyormuşuz:

''Küçüklüğümden beri çok sinirliyim, anksiyetem mi var?''
''Düşüncelerimi toplayamıyorum acaba bende düşünce bozukluğu mu var?''
''İçimde konuşan birisi var, şizofren miyim?''
''Çizgisiz kağıda düz yazamadığım zaman silip silip baştan yazıyorum, acaba OKB'li miyim?''
''Bir mutlu bir mutsuzum acaba manik depresif psikoz muyum?''

Belki sinirli bir yapınız var.
Belki bugünlerde çok yoğunsunuz ve düşüncelerinizi toplamakta zorluk çekiyorsunuz.
Aslında herkesin içinde konuşan bir ses var siz de bugünlerde olayları fazlaca değerlendiriyorsunuz.
Sadece biraz fazla mükemmelliyetçisiniz, kağıdınızın da kusursuz olmasını isteyebiliyorsunuz.
Çağın değişken dünyasında gün içinde mutluluk ve mutsuzluk oranınız değişebilir doğal olarak.

Tam da tersi eğer ortaokul yıllarınızdan beri evlilik, çocuk ve aile yapısı üzerine araştırmalar ve okumalar yaptığınızı söylediğinizde de ''yanımda aile terapisti olarak çalışabilirsin'' gibi bir teklif de alabiliyorsunuz.

Bilmek güzel şey fakat sahip olunan bilginin bizi nereye götüreceğini kendimiz kontrol etmek zorundayız.

(bir psikologla konuşmamdan alıntıdır)


Fb:
https://www.facebook.com/notes/esranur-y%C3%BCksel/ne-kadar-bilirsek-o-kadar-da-yan%C4%B1l%C4%B1r%C4%B1z/10151715557333092


Fıstık Oğlan'dan Mert Paşa'ya

Mesai saati bitti. Yine bir iş çıkışı İstanbul’un lanet trafiğinde sabırsız şoförler, insanın sinirini hoplatan kornalar ve yorgun insanlarla bir yolculuk daha başlıyor. En azından bir buçuk saati buluyor eve varışım. Tarık yiyecek bir şeyler yaptı mı acaba?Umarım geçenki gibi makarnaya sarımsak koymayı denemez yine. Yoksa yine pizzacı bizi bekler. Otobüs sırası yine...Dünyanın en uzun yılanı ne acaba? Neyse işte sıra onun kuyruğu gibi. Çabuk gelse bari bizim körüklü. Elektrik faturasının da son günüydü bugün. Evden çıkmadan buzdolabına yapıştırmıştım, geçenlerde sucunun zorla elimize tutuşturduğu magnetle. Yatırmıştır onu da umarım. Yapacak başka bir işi yok nasıl olsa. İşten çıkarılalı iki buçuk ayı geçti. Bunalıyor evde. Ve tüm sinirini de benden çıkarıyor. Sonunda geldi otobüs. Şanslı günümdeyim, son boş kalan ikili koltuklardan birine yerleşebildim. Yol uzun, rahat bir yere yerleşmek önemli. İşten daha çok yoruluyorum dönüş yolculuğunda. Fakat bir bakımdan da iyi oluyor, uzun yol düşünme fırsatı veriyor bolca. Gerçi düşünmenin faydasız olduğu adamlardan biriyim ama yol başka türlü geçmiyor. Otobüs hareket ettiği an kafamı yaslıyorum yine cama.

Annemle babam ayrıldığında kundakta bir bebekmişim. Alkolik kocasının dayağından bıkan annem bir gün beni alıp baba evine, Kırıkkale’ye, dönmüş. Babamın ne kadar umrundaymışım ki aramamış hiç bizi. Annem boşanma davası açtığında mahkemelere bile gelmemiş. Kimbilir nerelerde ziftleniyormuş anneannemin dediğine göre. Biz geldikten iki sene sonra dedem vefat etmiş. Böbrek yetmezliği varmış zaten. Hayal meyal hatırlarım dedemi. Altı kız kardeşin en büyüğü ve evli olanlardan da birisi olan annem dedemin vefatıyla çalışmak zorunda kalmış. En büyük teyzem Antalya’da yaşıyormuş o zamanlar. Ben de teyzelerimle büyüdüm, evdeki tek erkek çocuk olduğum için üstüme çok düşerlerdi. Evde sadece benim doğum günüm kutlanırdı,dişlerinden tırnaklarından artırdıkları paralarla en güzel hediyeleri bana alırlardı. Teyze değil abla derdim onlara. Ablalarım, yani teyzelerim, o kadar benimsemişlerdi ki beni birbirlerinin yanlarında nasıl rahatlarsa ben varken de farksızlardı. Yanımda soyunmaya dahi çekinmezlerdi. Biraz havailerdi. Büyüdükçe bana değil kendilerine almaya başladılar en güzel kıyafetleri. ‘’Fıstık Oğlan’’derlerdi bana. Oysa ki annemin ve anneannemin gözünde ‘’Mert Paşa’’ydım. Öyle olmadığını anlamak için yılların geçmesi gerekiyordu.

Kendimdeki değişiklikleri ilk on dört yaşlarımda fark ettim. Mahallede, iki sokak altta, köşedeki bakkalın üst katında oturan bir çocuk vardı: Abdullah. Benden dört yaş büyüktü. Ona ilk bizim sokaktaki bakkalda ekmek kalmadığı için aşağıdakine gönderildiğim sıradan bir günde rastlamıştım. Bakkal Rahmi amca Abdullah’a derslerinin nasıl gittiğini soruyordu. Hangi okula gidiyordu ki. Hiç görmemiştim bu civarda. Abdullah o gür sesiyle tatilden sonra derslere girmenin zor olduğunu ama iyi bir üniversite kazanmak istediğini ve şimdiden çok çalışması gerektiğini oldukça net bir şekilde söylüyordu. Rahmi amcanın‘’Allah yardımcın olsun evladım’’ dilekleriyle arkasını dönüp gitmeye niyetlendiği sırada göz göze gelmiştik, gülümsemişti. Geçip gitmişti yanımdan.Sokakta bana ‘’piç’’ diye bağırıp üzerime yürüyen büyük çocuklarınki gibi değildi gözleri.

Artık bizim sokaktaki bakkalda ekmek olsun ya da olmasın Rahmi amcanın dükkanına gidiyordum her şey için. Anneannem neden geç kaldığımı sorup kulağımı çektiğinde de bizim sokaktakinde ekmek kalmadığını söylüyordum. Değişik çocuktu Abdullah. Zaman zaman onu mahalle camisinde görürdüm. Ben hiç gitmemiştim camiye. Merak ettim bir gün, ben de girdim içeriye. Eğilip eğilip kalkıyordu Abdullah. İşte orda ilk kez selamlaştık.

Abdullah’a hiç açılamadım. Hislerimi kendime bile itiraf edememiştim henüz. O da hiç bilmedi doğal olarak. O sene üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitti. Dünyam başıma yıkıldı. Sonraki üç sene duygularımla, kendimdeki değişikliklerle boğuşarak geçti. Erkeklere karşı mesafeliydim hep. Arada bir bazıları fiziksel olarak aklımı meşgul ederdi.Onlarınsa tek derdi kızların göğüsleri ve kalçalarıydı. İki laflarından biri bunlardı. Ben hiç katılamadım onların bu muhabbetlerine. Küçükken ‘’piç’’derlerdi. Sonraları ‘’top’’ yakıştırmasını da yedim ve daha da uzaklaştım kendi deyimleriyle ‘’maço’’ hemcinslerimden. Aksine sınıftaki kızlarla aram çok iyiydi. Severlerdi beni. Kendilerine yan gözle bakmadığım için takdir ederlermiş. Farklıymışım ben diğerlerinden.

Evet farklıydım. Ama onların tabir ettiği bir farklılık değildi bu. Kendime bile itiraf edemediğim, beynimi kemirip bitiren bir farklılıktı. Çevremdeki kimseye açıklayamıyordum. Zaten küçük bir şehirde yaşıyorduk. Ben bu şehirde olmaması gerekendim, şehrin insanlarına göre.

Aklımda fikrimde Abdullah vardı. Liseyi bitirip sınavlara girecek ve doğru İstanbul’a gidecektim. Lise son sınıfa geldiğimde artık ablalarımın da bazılarının çalışmaya başlamasıyla dershaneye gönderdiler beni. Hedefim ne olursa olsun İstanbul’du. Sınava girdim ve sadece İstanbul’u yazdım tercihlerime. İTÜ Mimarlık’ı kazandım o sene. Annem gözyaşlarına boğuldu.

İstanbul’u kazanmanın her şey demek olmadığını o sene anladım. Abdullah’la aynı üniversitede olmanın ona kavuşmak olmadığını da.. Bir süre araştırdıktan sonra mezun olduğunu ve Amerika’ya gittiğini öğrendim. Bir kez daha yıkıldım. Seneler boyunca ona kavuşmanın ve duygularımı açıklamanın hayalini kurmuşken avuçlarımdan kayıp gitmişti Abdullah. Çok uzaktı Amerika. Cebimde gidebilecek kadar para yoktu. Hadi gittim nasıl bulacaktım?

İşin gerçeği, bir daha onu asla bulamayacaktım. Kabullendim. Kabullenmek zorunda kaldım. İlk senem bocalayarak geçti böylece. Üniversitede kendim gibi insanlarla tanıştım. Onların arasında daha rahattım. Bazıları biliyordu,anlıyordu; birlikte dolaştıklarımdan. Onlar yokken rahat olamıyordum. Küçücük oluveriyordum oturduğum yerde.

Üniversite dönemimde gelip geçici ilişkilerim oldu. Hepsi benim gibiydi. Kadınları çok ağlattım, istemeden. Yakışıklı olduğumu söylerlerdi. Duygularını ifade eden kadınlara karşılık veremiyordum. Kadınlar iyi arkadaşlardı ama onlara bakamıyordum hemcinslerimin gözüyle. Bir defasında açıklamak zorunda kalmıştım.Çok üzülmüştü kızcağız. Elimden bir şey gelmezdi.

Mezun oldum. İstanbul’da kalmaya karar verdim.Çok nadir gidiyordum annemlere. Her gittiğimde suçluluk duygusu yiyip bitiriyordu dönene kadar. Erkek bir mimar olmanın avantajı (ki benim için dezavantaj olacaktı) şantiyelerde çalışabilmekti. Hemcinslerimle doluydu şantiyeler. İşime odaklanamıyordum. Ordaki işimi bıraktım ve kadın bir mimarın ofisinde başladım. Tarık’la da orda tanıştım. Ofiste çalışmaya başlayalı bir yıl henüz olmuştu ki, Zülal Hanım ofise bir inşaat mühendisi aldı. Tarık.Sonradan öğreneceğim üzere Zülal’ın erkek arkadaşıydı. Fakat bu birlikteliğimize engel değilmiş ki Tarık’la yakınlaşmamız başladı.

Bir süre gizli kapaklı devam ettik. Tarık ikimizi birden idare edebilmeyi başarmıştı. Ya da başardığını sanıyordu. Çünkü kısa bir süre sonra , nasıl fark ettiğini hala anlamadığım bir şekilde, Tarık’la ilişkimizi anladı ve ikimizi de kovdu Zülal.
Ben çok zorlanmadan yeni bir iş buldum kendime. Tarık ise evde. Gitgide benden daha da uzaklaştığını fark ediyorum.Zülal kabul etse geri dönecek gibi. Sürekli beni suçluyor. Böyle bir yaşamdan sıkıldığını ima ediyor. Geçen bana kaç yaşımdan beri böyle olduğumu sordu. ‘’Böyle derken?’’ dedim. ‘’Gay olarak yani?’’ dedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. ‘’Hiç baba olamayacaksın biliyorsun değil mi?’’ dedi. ‘’Ben zaten baba nasıl olunur bilmiyorum!’’ diye bağırdım. Kapıyı çarpıp çıktım. O gün, gece üçü geçerken döndüm eve. Tarık uyumuştu salondaki kanepede. Uyanık olacağını tahmin etmiyordum, istemiyordum da zaten. Eyvaahh ! Durağı kaçırdım yine. ‘’Pardon bi’müsaade eder misiniz?Kaptan aç kapıyı, aç ! ‘’


Fb:
https://www.facebook.com/notes/esranur-y%C3%BCksel/farkl%C4%B1-bir-cinsel-kimlikle-hayat%C4%B1n%C4%B1z%C4%B1i%C5%9F-hayat%C4%B1n%C4%B1z%C4%B1-nas%C4%B1l-kurgulars%C4%B1n%C4%B1z/10151686489183092

Beklenen Deniz Feneri

Yalana tahammülümüz yoktu. Hele günü kurtarmak, geçici mutluluklar için söylenen yalanlara ise hiç. Dürüstlük, güvenin ve sadakatin bir ölçüsüydü. Yalan konusunda ne kadar hassas isek, itirafa da o kadar önem verdik. Dedik ki olmuştur, insanlık halidir söylenmiştir, zorda kalınmıştır, karşıdakini üzmek istememiştir. Dedik ki duymayalım başkasından, uzaktakilerden; yüreğimize yakın bulduğumuz gelsin, O dillendirsin, O döksün yüreğinden. Affederdik biz. Sevgi özleyen olduğu kadar affedendir de. Sevgi örter kusurları, onarır çizikleri, doyurur çatlamış toprakları. Yeter ki bir pişmanlık damlası olsundu, sevgi bin damla yağdırırdı, sunardı rahmet gibi yağmurunu. Fakat ya biz anlatamadık kendimizi ya da anlamak istenmedik. Belki de öyle iyi anlattık ki bir yalan diğerini doğurarak geldi zincirleme, uzaya uzaya günlere, aylara, senelere bindirildi. Bilmez sanardınız bizi. Kendinize pay çıkarırdınız belki. Belki köpeklerin kemiklerini özenle sakladıkları gibi siz de saklama yeteneğinizle övünürdünüz. Yanıldınız. Hissettik elbet. Yüreğimizle algılıyorduk biz dünyayı çünkü, anlamamış mıydınız hala? Yüreğimizle algıladığımız için diğer duyularımız kördü biraz. Aynı görme yetisini kaybeden birinin işitme yetisinin gelişmesi gibi. Hissederdik ama görmezdik mesela. Görmek istemezdik. Duyar ama duymazdan gelirdik. İnanmak istemezdik aslında. Ama hissederdik işte yine de. Nasıl hissetmeyelim ki? Gözlerinizden bir yıldız kayması gibi aniden geçen, belli belirsiz, sönmeye yüz tutmuş parıltılardı sizi ele veren. Zaten onu da saklamayı becerebilseniz, emin olun ayakta alkışlar, rol yeteneğinizin keşfedilmesi için elimizden geleni yapardık. İşte biz o en hassas noktamızdan kırılıverdik. Bilemediniz kırdığınız dalın büyüklüğünü. Kolaydı size. ''Kim dürüst ki şu zamanda?'' dediniz belki içten içe, kendinizi rahatlatmak istercesine. Ama biz hiç affedemedik sizi. Helal ettik hakkımızı, affedelim dedik ama karşı çıktı yüreğimiz. Ta Kabil'den bu güne; Habil'in de yerine, tüm yalanların, bencilliklerin adına haykırdı. Affedemememizi, gururumuza yediremememizi, gemileri yakıp gidebilmemizi abartı sandınız, anlayamadınız. Oysa biz kıyılarınızın doğal değil doldurma olduğunu anladığımızda yanlış limana sığındığımızı anlamıştık. Huzur ve güven dolu sandığımız limanımızdan değil sadece, tüm karadan vazgeçtik. Bir daha dönmemek üzere gitmek gerekti işte o zaman. Ne kadar kızdık kendimize bir bilseniz. Ne kadar kızdık iyi niyet sandığımız aptallığımıza. Zaman sularda da, denizlerde de, okyanuslarda da ilerlerdi elbet. Bazılarımız başka sulara yelken açtı, başka başka limanlara demir attı. Bazılarımız dibi görünmeyen sularda boğulmayı denedi. Bazılarımız ise gözden uzakta, ıssız bir adada sürgün hayatına mahkum etti kendini.. Bekledi zamansızca. Sular yükselsin, temizlesin peşimizden getirdiklerimizi diye bekledi. Başka hiçbir gemiyi de yanaştırmadı kıyısına. Medcezirler, son kalıntıları da götürene kadar, yelkenlerimiz gözyaşı misali yağmurlarla yıkanıp tertemiz olana kadar.. O bazılarımız biliyordu ki böyle sürgün ömre bedeldi, ne de olsa bir gün ulaşacaktı bir deniz fenerinin ışıkları ayak basılmayan sığınamıza, adamıza..



Her şeyin Fazlası Zarar

Twitter’da alıntı bir diyaloga denk geldim:

’’ - Yavrum , her şeyin fazlası zarar.
   - Peki , yaşamanın? ’’

Hiç olur mu, yaşamak her şeye rağmen güzel diyecekken aklıma takılıyor.


Mahallemizin bir sakini , Ali emmi hatta seslenirken kısaltır Alemmi derler O’na. Bense ‘’saçınızı sevdiğim’’ koymuştum nice sene önce adını. Ne zaman görse bizi , elinde bastonu sırtında kamburu koşar adım yanımıza gelir , ‘’saçınızı sevdiğim’’ der saçımızdan öperdi bizi. Hep gül kokar , gülerdi gül yüzü.

Seneler geçti , ben büyüdüm , Ali amca Ali dede oldu ama hiç değişmedi. Yine hep dilinde ‘’saçınızı sevdiğim’’ yine o gül kokusu ve yine gönlümüze güller serpen gül yüzü.. Ona baktıkça geçer mutlaka içimden ; keşke her mahallede olsa bir ‘’saçınızı sevdiğim’’, keşke hep saçımızı sevse , keşke hep gülse gül yüzü de kaybettiği hayat arkadaşını hatırladıkça ‘’seneler geçti ev bomboş , ihtiyarlık zor’’ deyip gözleri nemlenmese hiç..

Gerçekten yaşamın fazlası da zarar olabilir mi?

Bizim ‘’saçınızı sevdiğim Ali emmi’’ yetmiş küsür yaşında. Bir de bunun sekseni doksanı var.
Yaş ilerledikçe kum saatinden kumların kayıp gitmesi misali insan da kalan ömrünün avuçlarından kayıp gittiğini görüyor , sayıyor tek tek. Teknoloji ilerledikçe kuşaklar arası fark bir uçuruma dönüyor; torununun konuştuğu dilin yarısını kuşak farkıyla yarısını da ağır işitmeyle kaybediyor dedelerimiz. Tarih tekerrür ederken ; savaşlara , anaların ah’larına , babaların çaresizliklerine , çocukların gözyaşlarına tekrar tekrar şahit oluyor ninelerimiz. Daha çok zulüm görüyor artık bir çift cam ardından dünyaya bakan gözleri. İhtiyarlık teker teker götürüyor gençliğin neşesini , baharını. Bir hazan mevsimi esiyor , solmuş sararmış bir hüzün getirip oturtuyor yüreklerine. Hastalıklar , duygusallıklar , alınganlıklar peşpeşe diziliveriyor tespih taneleri gibi. Çok söyleriz ya , ‘’Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin’’ diye , ona ‘’Allah anayı babayı evlada muhtaç etmesin’’ de ekleniveriyor , kaynamış çorbaya bir de zehir zemberek acı biber eklenmesi gibi.
Bir tas çorba da zehir zıkkım olup diziliveriyor boğaza zaten.

İşte o itilip kakılan , saygı, sevgi ve ilgi mahrumu , kimisi huzurevinin bir köşesine kimisi sokaklara terk edilen , ’’artık al canımı Allah’ım !’’ diye yalvaranlar ; fazla yaşamanın zararını çeken solmuş bir gül yaprağı aslında.
Hepsi değilse ‘’saçınızı sevdiğim Ali emmi’’ gibi , hepsi değilse onun gibi gül yüzlü gül kokulu , hepsinin ortak özelliği fazla yaşamanın zararını çekmeleri..

Zararın neresinden dönülse kâr madem , onların bir köşeyi dönmeye bile halleri yokken , zararı hayıra kim çevirecek diye soruyorum , gecenin şerrini örtüp hayrı getiren sabaha..

Hayırlı sabahlar..                                          
                                                                                                           MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/yazarlar/her-seyin-fazlasi-zarar-makale,3769.html


elimizi VİCDANımıza koyalım !

Geçenlerde Sivas’ta yaşanan bir olay.. Arıcılıkla uğraşan komşusunun arılarının annesini soktuğunu iddia eden adam komşusunu Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğü'ne şikayet ediyor. Arı kovanları bulundukları yerden kaldırılıyor. Karşı taraf da altta kalır mı? O da komşusunun köpeği Duman’ın kendisine saldırdığını iddia ediyor ve Cumhuriyet Savcılığına komşusu ve köpeği hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Çevredekiler Duman’ın kimseye saldırmadığını iddia etse de sonuç fıkralara konu olacak cinsten:
Komşuya 100 gün hapis cezası, köpeğe de 1 yıl kulübesinde bağlı kalma cezası veriliyor. Komşunun iyi hali göz önüne alınarak hapis cezası para cezasına çevriliyor da anlaşılan ağzı dili olmayan Duman iyi halini anlatamıyor. Sivas yaşadığım ülkenin bir şehri, vatandaşlar yaşadığım ülkenin vatandaşı ve adalet yaşadığım ülkenin adaleti !
Öte yandan küçücük çocuklara tecavüz eden sapıklar, eski karısını öldüren gözü dönmüş kocalar, sokak kedilerini çuvala doldurup benzin döküp yakanlar, alkollüydüm, cinnet geçirdim, kendimi kaybettim, kendimi korudum ama Ankara’da dayım cebimde param var’larla bir kulübeye bağlı kalma cezası bile alamayanlar da yaşadığım ülkenin vatandaşı ve adalet yaşadığım ülkenin adaleti !

Şimdi o köpek , Duman , dile gelse:

’’evet saldırdım ama beni kışkırttı’’
’’evet saldırdım ama nefsimi müdafaa ettim’’
’’evet saldırdım ama zengin sahibim var’’
’’evet saldırdım ama kendi rızası vardı’’ dese, serbest kalırdı değil mi sayın savcım?!

Elimizi artık ne zaman başka yerlerimize değil de sadece vicdanımıza koyacağız sayın insanlar?!


MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/elimizi-vicdanimiza-koyalim-makale,3681.html


Çikolata Çürükleri

Geçenlerde yine otobüs bekliyoruz. Normalde on dakikada bir gelen belediye otobüsü altı tane özel otobüs geçmesine rağmen gelmedi. Sonunda geldi de gele gele ne geldi dersiniz? Milattan önce üretilmiş ve hala Ankara yollarına sürülen kırmızı körüklülerden biri. Eh neyse daha fazla beklemeyelim dedik bindik. Bayağı hoplaya zıplaya gittikten sonra Şeker Fabrikasının oraya geldik. Asfalt çalışması varmış. Normal güzergahtan gidemeyeceğiz doğal olarak. Dönmeye çalıştı şoför, olmadı. Dedik şekerden geçelim. Geçen yaz boyunca içinden otobüsünden dolmuşuna bir sürü araba geçen şekere almak istemedi görevliler. Dedi şoför yolcu falan inmeyecek, dönemeyiz, geçelim şurdan.
Körüklü otobüs kolay değil. Hele bir saat yol çekiyorsanız hiç kolay değil. Öyle klima falan nerdee. Ee harareti yükselen Ankara havasında insanların alınlarından dökülen ter gibi sabırları da dökülüyor bir bir.
Görevli dedi: ''dönüp gidin''
Dedi şoför : ''Körüklü araç bu dönmez burdan. Bu kadar insanı bekletmeyelim.''
Dedi güvenlik görevlisi: ''belediye izin vermiyor.''
Ve kalktı belediye otobüsünün belediye şoförü dedi ki: '' Allah bu belediyenin cezasını versin !''
Bilmez mi adam malını, tanımaz mı mi uşak sahibini?
Merak da ettim, dedim içimden bir yılda kaç insan belediyelere beddua yağdırıyor acaba?

Neyse karşılıklı bağırışmalardan sonra kapıyı açtılar ama içeriye girip U dönüşü yapıp geri çıkabilmemiz içinmiş. Girdi araç bir denedi iki denedi, dönmüyor. Çatır çutur sesler geliyor zorladıkça. Körüğün üzerindekiler panik. ve derken çat dedi bir kısmı ayrılır gibi oldu körüğün. İndik mecbur.

-Acaba daha kibarca rica etsek olmaz mıydı?
-Kibarca rica etmek için, sinirimizin tavan yapmaması için şu araçta bir klima olsa ne olurdu yani?
-Körüklüde klima olmaz tamam hadi, bu hurdaları hala ne diye çıkarırsınız trafiğe?
-İzin verseydiniz olmaz mıydı, gitseydik yolumuza.
-Fabrikanın içinde yolcu mu inecek sandınız, şimdi dağılmadık mı çil yavrusu gibi?
-Hadi hepsini geçtik mesai çıkışı asfalt çalışması da ne?
-Hadi yaptırıyorlar çalışmayı güzergah değişikliğini bildirin bari şoförlere.
-Gerçi on yıldır bitiremediğiniz metroyu bitirseydiniz artık, hiç girmezdi kimse bu sıkıntılara.

yorumları birbirini kovaladı.

Düşündükçe sorunun çikolata çürükleri gibi olduğunu fark ediyor insan.
Dişçiler iyi bilir; çikolata çürükleri küçük görünür gözümüze, önemsemeyiz genelde. Alır dişçi eline oydukça oyar, indikçe iner dibe, sonunda dokunur sinirlere. Kafasını kaldırır sorar: ''çok mu çikolata yiyorsun, hep çikolata çürüğü bunlar.'' O acıya katlanırız da yine de vazgeçmeyiz çikolatadan, dişçi kontrolünü aksatmaktan.
Aynen böyle sinirimize dokunuyor düzensizlikler, yalanlar, dönen dolaplar. Yüzeyden görüp temelden çözülmesi gerekenler sinirimize çok dokunuyor. Ama yine de bayağı bayağı yiyoruz, sonra da sineye çekiyoruz işte. Aynı çikolata çürükleri gibi.



MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/cikolata-curukleri-makale,3584.html

Facebook:
https://www.facebook.com/notes/esranur-y%C3%BCksel/%C3%A7ikolata-%C3%A7%C3%BCr%C3%BCkleri/10151686491788092


Anneli Öksüzler

Anneliğin şüphesiz en kutsal meslek olduğu söylenir. Bu kutsal mesleğin mensupları dokuz ay lojistik destek sağlar, iki can gezerler. Doğum gibi bir acıya katlanıp bir mucizeye vesile olurlar. Yetmez; dünyaya getirdikleri canlının tüm bakımını üstlenir, görevlerini eksiksiz yerine getirebilmek için çoğu zaman uykularından fedakarlık ederler. Bitmez; eğitimdi, ergenlik sancılarıydı, mezuniyet sevinciydi, evlilik telaşıydı, torun heyecanıydı derken yavrularıyla gülüp yavrularıyla ağlarlar.
Anlıyoruz ki annelik 7/24, tüm ömür mesai gerektiren; paydosu, tatili,emekliliği hiç olmayan bir meslek. Normal şartlarda tabi.

Bir de madalyonun öteki yüzü var maalesef. Annelik kutsal meslek kutsal olmasına da, hakkıyla yerine getirebilene ! Bu dünyanın en yaralı ve boynu bükük çocukları annesiz çocuklar olsa gerek. Bazen doğumda, bazen bir kazada annesini kaybederek ''öksüz'' sıfatını alan; bazen de bu sıfata kendilerini dünyaya getirenlerin ta kendisi tarafından mahkum edilen çocuklar...

Bu insanlar senelerce çocukları olsun diye uğraşıyorlar, denemedikleri yol,çalmadıkları muayenehane, hacı hoca kapısı bırakmıyorlar; sonunda istediklerini elde ediyorlar, sonra ''saldım çayıra mevlam kayıra'' ! Anlaşamıyorlar,ayrılıyorlar; sen sağ ben selamet kendilerine yeni hayatlar kuruyor, yeni şehirlere taşınıp evlerine yeni eşyalar alıyorlar ama işe bakın ki bu yeni hayatlarına onlarca eşyayı sığdırıp bir tek çocuklarını sığdıramıyorlar ! En garibi de aynı çatı altında yaşarken bile çocuklarını şefkat ve ilgilerinden mahrum bırakarak ''anneli öksüz'' olarak büyütebiliyorlar. Onlar aslında çocuk büyütme adı altında kaba tabirle söylenecek olursa kaba yerlerini büyütüyorlar.

Bir anne evladı açken, mutsuzken, hastayken nasıl sırtını dönüp yatabilir? Hastalığı aylarca geçmediği halde hala rahat uyuyabilir? Evladını kelimenin tam anlamıyla hizmetçi gibi kullanabilir? Eğitimini bile bile yarıda kesebilir?Evlatları arasında ayırım yapabilir ve bunu dile getirebilir?
Bir günden bir güne nasıl olur da ''bir derdin var mı yavrum?'' diye sormaz, duygularını önemsemez? Bir sıkıntısı olduğunda yanında olmaz? Mezara götüremeyeceğini bildiği parasını evladı için harcamaz? Bir anne evladının nasıl hiç başını okşamaz?!
Yanındayken bile yapmaz da peki nasıl olur da yeni doğmuş bebeğini çöp konteynırına atabilir? Çocuklarını dilenmeye, hırsızlığa, merdiven altlarına yollayabilir? Kendinden bir parçayı döve döve öldürebilir? Ve hatta nasıl olur da eve sevgilisini çağırıp çocuklarına canlı porno filmi izletebilir? Nasıl olur da üvey hatta öz babanın yavrusuna uyguladığı tacizi fark etmez, şiddetine tecavüzüne ses çıkarmaz?
Hikaye değil tüm bunlar, her yerde olabilirler; belki teyzeniz, belki kuzeniniz, belki nineniz, belki arkadaşınız, belki kapı komşunuz, hatta belkide O sizin anneniz.

Öyleyse ey anne adayı kadın, madem sana verilen görevi hakkıyla yerinegetir(e)meyeceksin, madem layık olamayacaksın ayaklarına serilen cennete, madem ulaşamayacaksın bu mertebeye; madem sokaktaki bir kedi kadar bile yapamayacaksın anneliği; olma bu dünyada anne. Suçsuz günahsızların girme günahına. Alma ah'larını. Elli yaşına gelseler dahi anne şefkati arayacaklarını unutma. Yüreği buruk, kanadı kırık bırakıp yaralama. Senin yapamadığını bir başkasının yapabileceğini sanarak üvey annelere terk etme; bıraktığın ellerin pamuk değil demir çıkabileceğini de bil. Hele de geleceğin annelerine iyi bir örnek teşkil edemeyerek belki de hiç örnek olarak bile ortada olmayarak
''annelik nedir görmedim, ben nasıl anne olacağım?''
sorusunun beyinlerini bir kurt gibi kemirmesine, duygularını yiyip bitirmelerine sebep olma ! Çünkü bir çocuk değil bir anne kurbanı yetiştiriyorsun sen bilerek ya da bilmeden. 

Merak ediyorsan kurbanlarına ne olduğunu, etmezsin de gerçi,  yetişkin olduklarında bir seçim yapıyorlar hayatlarında; bu dünyaya ya anneleri yani sizin gibi ya da tam tersiniz bir iz bırakmak için. Diğer yolu seçenlerin öyle büyük ve asil yürekleri var ki görmedikleri şefkati sınırsızca üretebiliyorlar. Sizde bulamadıkları sevgiyi kendi çocuklarında buluyorlar. 

Tüm kadınlar dünyaya anne olmak için gelmiyor. Ve anneliği her kadın haketmiyor.
İşte bu anneler gününde anne olmayı canı gönülden isteyen ve hak eden, kendi anne kurbanı çocukluklarından harika anneler yaratabilen, yedi kat cennete layık tüm annelerin; özellikle bizim için binbir fedakarlık yapmış ve hala da yapmaya devam eden, her an her şartta destekçim olan, ömrünü kutsal görevine adamış, çoğu zaman dünyaya gönderilen bir melek sandığım kendi annemin anneler gününü kutluyorum.
Sizler, bize bu dünyada verilen eşsiz hediyelersiniz !


  MaviKocaeliGazetesi:

  Facebook:

Sadakat

-Hey sen! Kimsin? Yabancı mısın? Kimselere benzemiyorsun. Ne kadar da güzelsin. Sahi nerden geliyorsun?

-Sadakat benim adım. Çok eski zamanlardan geliyorum. Nice zaman önceleri insanların yüreklerinde pişer; kişilikleriyle olgunlaşır; aşklarına, sevgilerine, dostluklarına ev sahipliği yapardım. Altından da kıymetliydim. Paha biçilemez bir mücevher gibi ömürleri boyunca taşırlardı beni. Yine yüreklerindeki Mutluluk ile komşuyduk. Huzur vardı sonra solda otururdu sakince. Sevgi vardı, arkadaşım. Onlar da pek güzellerdi.

-Peki ya sonra?

-Sonra değişti her şey. Dünya değişti. Dünyayla birlikte insanoğlu da değişti. Bakışları, anlayışları, duyguları, düşünceleri, ruhları.. Kötü duyguları oturttular yüreklerinin baş köşelerine. Kimisi tuttu hemen çöpe atıverdi bizi. Kimisi yavaşça kapıyı gösterdi, kovulmadan topladık tasımızı tarağımızı. Kimisi de göndermek istemedi bizi. Fakat zamanla bizlere sahip olan diğer yüreklerle karşılaşamayınca üzüldüler, hüznünü paylaştık insanoğlunun. Diğerleri daha şanslıydı benden. En azından gelip geçici yuvaları vardı. İnsanoğlu bir hevesle sahiplenip hevesi geçince yine yüreklerinden kovuyorlardı onları. Bu insanoglu garip yaratık doğrusu, ömürleri boyunca arıyorlar bizi.. Bulunca da yüreklerinin ufacık bir köşesine sığdıramıyorlar.

-Ya sen?

-Ben farklıydım. Arkadaşlarımı çok severdim ama onlar gibi olamazdım. Beni taşıyamayacak yüreğe adım bile atmazdım, atamazdım. İnsanoğlu kimi zaman aptal yaratıktır. Çabuk inanır. Kendimi gerçekten varmış gibi gösterip yıkamazdım yürekleri güzel kalan birkaç insanın hayallerini.

-Neden burdasın öyleyse?

-Gelip gidiyorum ara sıra. Hâlâ yerleşebileceğim güzel yürekler var mı, bakıyorum. Sadakatim ben. Sahibim kovsa da gidemem ki. Belki yerleşebileceğim bir yürek daha bulurum; tek yürek olurlar, tek yürek oluruz diyorum.

Belki..



MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/peki-ya-sonra-makale,3543.html


Sosyal Medyada Yeme İçme Adabıyla Gelen Görgü Kaygısızlığımız

Akıllı telefon kullanımının yaygınlaşmasıyla, telefonlarımız dolayısıyla da telefonlarımızın uygulamaları olmazsa olmazımız oldu. Bu uygulamaların en pratik ve kullanışlı olanlarından biri, photoshop programını en basite indirgeyip  cebimize sığdırdığımızın örneği olsa gerek:
Instagram.
Apple tarafından 2011’in en iyi uygulaması seçilen instagrama lafımız yok, hakkını yemeyelim, güzel uygulama. Tabi kullanmasını bilene !
                                                                             
Fotoğrafa meraklı olan, diyaframın d’sini enstantanenin e’sini bilmeden oldukça güzel fotoğraf çekebilen insanlar var. Çoğumuz onlardan biriyiz. Hele bir de instagram varsa telefonumuzda, bir iki efektle harikalar yaratıyoruz. Yaratıcılığınızı eklediğinizde sınırsız bir dünya, fotoğraf dünyası.
Fakat her dönem belli bir nesneyi fotoğraflamak moda olmuş durumda şimdilerde. Bunlardan birisi ve bir türlü bitmeyeni de; her yediğinin içtiğinin fotoğrafını çekip instagramda efektleyip sosyal medyada paylaşmak.

Estetik kaygı amacınız vardır, çekersiniz dalında bir kirazı. Anı yakalamak istersiniz, çekersiniz kafalarını karpuza gömmüş çocukları. Hatıra kalsın dersiniz, çekersiniz bir aile yemeğini..                         
Fakat nedir fırından çıkmış, tezgah üzerine konmuş tavuğu fotoğraflamak?                  
Dondurmacıda yenilen basit bir dondurmayı, baklavayı?
Pahalı bir semtin pahalı bir restaurantında yenilen 1.5 porsiyonu?
Şehriyesi az kızarmış pirinç pilavı ve marulları pörsümüş salatayı?
Burger King’te yenilen 6’lı nuggetı?
Tepsideki bir kase eriği? 
Yanında, çay tabağında yarısı ıslanmış tuz da var unutmamak lazım.

Görsel zekası ön planda olan bir millet olarak duymak bile iştahımızı ne kadar kabartıyorsa, görmenin salgılarımızı nasıl harekete geçirdiğinin farkındayız sanırım. İşte bunlar gibi daha nice renk uyumundan, netlikten, kompozisyondan bihaber; sanatsal kaygıyla değil görgü kaygısı(zlığı)yla çekilen fotoğraflar kaynıyor sosyal medyada.
Kelimelerin, cümlelerin bilinçaltıdır parantez içleri. Evet tam da görgü kaygısızlığımız bu bizim. Çünkü çocuklarına sokakta kolay kolay bir şey yedirmeyen, evde ikram edecek kadar yoksa komşu çocuğuna nispet olmasın diye çocuğuna ‘’sonra’’diyebilen annelerin neslinden,ucundan koklatmak gibi fotoğrafının paylaşıldığı değil varsa olanın ortaya çıkarılıp paylaşıldığı bir nesildek geldik biz. Daha dün derdi bize annelerimiz, ninelerimiz:
‘’Nefsi çeker, kardeşine de ver hadi paşam.’’
‘’Alacak durumları yoktur belki, günah olur kızım.’’

Modern dünyanın bizi kaygılar yumağına ittiği söylenir oysa.
Biz ne ara kaygı yumaklarımızı bu kadar çözüp arapsaçına çevirdik değerlerimizi?
                           



  MaviKocaeliGazetesi:

  Facebook:
                                                                                                                                  

‘’ARKADAŞ, YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA SAKIN ! ‘’

Bugün ülkemin bir çok yerinde olduğu gibi benim üniversitemin yemekhane menüsünde de ‘’buğday çorbası, üzüm hoşafı, ekmek’’ var.  427 kalori.  Diğer günlerdekine kıyasla yarısından da az. Bu bir diyet menüsü değil ama bir anma menüsü.

Saat 12.30, öğle arası. Yemekhaneye gitmeye niyetlenirken bölümde bölüm başkanının telaşla bağırdığını duyuyorum:
‘’Camları kapatın! ‘’
Arka tarafa koşturmalar.. Tam bölümümüzün arkasında, bir grup öğrenci, polis ve olmazsa olmaz biber gazı..
Burası Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü ve bugün 18 Mart Çanakkale Şehitlerini Anma Günü !

Birkaç arkadaşımı gözleri yaşlı, öksürerek, biber gazı solumuş halde görüyorum.
Birbirine girmiş bir kampüste derse girmek zorundayız.
Taşlar, sopalar, kırılan tabelalar, ağaç dalları, sökülmüş banklar, yakılan bir masa, nefes alması güç bir hava, yüzünde panik ifadesiyle koşturan, hiçbir tarafta olmadıkları halde zarar gören şaşkın insanlar..
Zaten ulaşımı zor olan kampüsümüzde ulaşım tamamen durmuş.  Ne otobüs var ne servis. 
Çevremdekilerde ‘’evimize, yurdumuza nasıl döneceğiz? ‘’ sorusu. Başka çaremiz yok, kampüsü arkadan dolaşıp tabana kuvvetten başka. Sağolsun arabası olan birisi alıyor bizi arabasına, sığdığı kadar. Kilometrelerce yol, kampüsten yaya çıkmaya çalışan insanlarla dolu. 
‘’Bu kadar insanın ne günahı var?’’ diyor araç sahibi.
İki üniversitede yaşadım, ikisinde de hep sordum, soruyorum ben de: Bunca mağdur olan insanın ne günahı var? Kampüslerimizin, ağaçlarının, binalarının, kaldırım taşlarının, tabelalarının bile ne suçu var sahi?

Kendi üniversitelerimizde yemekhaneye gitmemiz engelleniyorken (!) Kendi üniversitelerimizde yaşamımızı borçlu olduğumuz şehitlerimizi anmamız engelleniyor,  bayrağımız açtırılmıyor, İstiklal Marşı’mız söyletilmiyorken (!) Kendi üniversitelerimizde eğitimimiz kesintiye uğratılıyorken (!) Kendi üniversitelerimizin binalarına, taşına toprağına kadar zarar veriliyorken (!) Kendi üniversitelerimizde huzur içinde yaşama hakkımız gasp ediliyorken (!)
nasıl kalkıp da barış hikayeleri anlatılabiliyor, kardeşlik türküleri çığırılabiliyor !
Hangi görüşe hangi inanca sahip olursa olsun, hangi millete mensup olursa olsun öncelikle bir insan olarak başkasına vermediğini istemeye hakkı olamaz kimsenin.
Özgürlük,  her istediğini yapmak değildir. Özgürlük, bir başkasının hakkını gasp etmeden istediğini yapabilmektir.
Ama nerdee? Özgürlüğün anlamını kim bilir?
Özgürlüğün anlamını seneler önce analarını, kadınlarını, çocuklarını geride bırakıp ölüme giden, bağımsızlığı uğruna genç, yaşlı, din, dil, millet fark etmeksizin omuz omuza çarpışan, kader arkadaşlığı eden,  kefensiz gömülenler bilir !

Bugün 18 Mart.
Şehitler ölmez ya hani; binlerce kez ölür binlerce kez dirilirler bu günlerde.
Derinlerden ama çok yakınlardan sesleniyorlar, duyuyor musunuz? :

‘’ARKADAŞ, YURDUMA ALÇAKLARI UĞRATMA SAKIN ! ‘’



  MaviKocaeliGazetesi:

  Facebook:

Benim de Ellerim Soğuk..


Beş insan seçiyoruz.
Öğrenci, iş adamı, bürokrat, tanınmış bir sanatçı, gayet sade bir vatandaş. Bu beş aynı kültürdeki insanı, başka bir ülkeye başka bir milletin arasına başka bir kültüre gönderiyoruz;  eğitim, turistik, iş veya herhangi bir amaçla. Öğrencimiz kaldığı yurtta, iş adamımız bir iş bağlantısında, bürokratımız  bir toplantıda, sanatçımız sergisinde, gayet sade vatandaşımız da herhangi bir parkta ayaküstü tanışma faslındalar. Bu beş kahraman beş farklı ortamda, küçümseyici bakışlar ve alaylı ses tonu ile aynı sorularla karşılaşıyorlar:

'' Sizin ülkenizde öyle yapılıyormuş, doğru mu? ''
'' Siz bunu böyle bilirmişsiniz. ''
'' Siz şöylesiniz zaten.''
'' Sizin atalarınız zamanında şunları yapmış ! ''

Kimisi kızıp sinirleniyor, kimisi cahillikle suçluyor, kimisi ise doğrusunu anlatmaya çalışıyor.
Bu beş insanın kendi ülkenizden kendi milletinizden kendi kültürünüzden olduğunu düşünün.
Ne can sıkıcı, ne çirkin bir tablo değil mi?

***

Şimdi yine beş insan seçiyoruz.
Bu defa beş farklı kültürden beş farklı insanı, aynı ülkeye aynı milletin arasına gönderiyoruz. Bunlar da başka başka kültürlerden sizin ülkenize gelmiş insanlar olsun. Kahramanlarımız farklı ortamlarda olsalar da aynı küçümseyici bakışlar ve alaylı ses tonu ile yine aynı insanlık dozu düşük sorularla karşılaşıyorlar.

Yine kimisi kızıp sinirleniyor, kimisi cahillikle suçluyor, kimisi ise doğrusunu anlatmaya çalışıyor.
Ne can sıkıcı, ne çirkin bir tablo değil mi?

***

Kahramanlar, kültürler, yaşantılar, belki sorular bile bir ihtimal biraz, değişiyor. Fakat değişmeyen bir şey var: gözlerimiz. Göz, insan hayatında kuşkusuz önem derecesi en yüksek organlardan biri, daha anne karnındayken ilk oluşanlardan. Bilimsel açıdan bakarsak gözümüze giren ışınlar kırılıp sarı beneğe düşüyor ve beynimizde net görüntü oluşuyor. Biraz aşağısında ise kör nokta var; duyu reseptörü taşımayan, dolayısıyla da görüntü oluşmayan. Fakat biz her nasılsa o kör noktamızı etkili bir şekilde kullanabilmeyi başarabilmişiz; empati reseptörü olmayan bakış açımızla, o hep aynı kör noktadan gören ama insanı ‘’insan’’ olarak göremeyen gözlerimizle ! Aynı renkte olmasak da aynı dili konuşmasak da aynı kültürde yetişmesek de birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeye, sevmeye dair o dağlar büyüklüğünce önyargılarımızla..
Aynı bir ressamın tuvalini, boya markasını, fırçalarını değiştirip her defasında aynı tabloyu ortaya çıkarması gibi. Sanatını değil hayalgücünü değiştirmesi gerektiğinden bihaber ressam, aynı uyumsuz rengi aynı yanlış fırça darbesiyle aynı adamı aynı denizin kenarına çiziyor sürekli.
Ne can sıkıcı, ne çirkin bir tablo değil mi?

***

Hazır sanat demişken, başka bir ülkeden farklı bir kültürden gelmiş, aramızda sanat ve kitaplardan köprü kurduğumuz bir arkadaşımla bir sergiye gidiyoruz. Önceden de tanıdığımız, sergide emeği olan hocalarımızdan birini görüyoruz girişte. Tokalaşıp tebrik ediyoruz. Soru gelmiyor fakat esprili bir
- Bu X’ler hep böyle.
cümlesini duyuyoruz.
- Nasıl? diyoruz.
- Elleri hep soğuk.

Gülümsüyoruz karşılıklı. Girişten ayrılıp ilerliyoruz sergi salonuna.
Yine de düşünmeden edemiyorum. Az önce ellerimizi yıkadık biz. Benim de ellerim soğuk..


MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/benim-de-ellerim-soguk-makale,3380.html

Facebook:

Bir insandan merhamet duygusunu çıkarın, geriye ne kalır ki ?

- Merhamet. Merhamet  ne, biliyor musun?
- Merhamet mi?  Ha şu yeni başlayan dizi. Tabi canım, her hafta hiç kaçırmadan başındayım.
- ...

Bir televizyon dizisi isminden daha fazlasını ifade ediyor olmalı, olmalıydı.

Bir yoklayalım kendimizi.
Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde üzülüyor ama gövdesi çocuklar tarafından oyulan bir ağaç gördüğümüzde ''yapmayın'' demeden geçip gidebiliyorsak..
Çocuk istismarına hayır derken tecavüze uğrayan dilsiz canların ,hayvanların, da var olduğunu hiç bilmiyorsak..
Soğukta titreyen bir kedi gördüğümüzde bir kap sıcak süt verirken otogarda yatan bir evsizi görmezden geliyorsak..
Hayvan barınakları için canla başla uğraşıp yetiştirme yurtlarındaki boynu bükükler aklımızın ucundan geçmiyorsa..
Bayramlarda eşi dostu ziyaret ederken huzurevlerinde gözleri yollarda bekleyenleri unutabiliyorsak..
Akrabalarımızın mezarlarını ziyaret ederken şehitliklerde ağlayan ana babaların acısını paylaşabilmek için illa ki evlat acısı yaşamamız gerektiğini sanıyorsak..
Bebeğiyle dilenen kadıncağıza acıyıp gönlümüzden kopanı verip dünyanın diğer ucunda açlıktan ağlayan, kaburgaları sayılan çocukları gördüğümüzde ‘’Aman Allah yardım etsin’’ diyip kanal değiştiriyorsak.. hangi merhametten bahsediyoruz?
Kime insanız? Kime şefkatliyiz? Kime sevgi gösterip kimlerin sevgi beklediğini unutuyoruz? Kimi görüp kimi görmezden geliyoruz? Birini hatırlayıp diğerini unuturken neyden kaçıyoruz, kimden uzaklaşıyoruz? İnsanlığımızdan olmasın sakın?

Merhamet, yaşıyor olmanın nefes alıyor olmanın gereği. Bizlere bahşedilmiş en yüce, en güzel, bizi biz yapan duygulardan bir tanesi. Şüphem yok ki; ''Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin.'' buyruğunda  insan-hayvan, yaşlı-genç, yakın-uzak, senin-benim fark etmeksiniz bir ‘’can’’ kast edilmiştir. Bir hayvana, bir çocuğa, beli bükülmüş bir dedeye, dalı kırılmış körpe bir ağaca.

Ağaç yaşken eğilirmiş. Biz çocuklarımıza değil bir bitki yetiştirmenin, susuz bir hayvana su vermenin, komşu teyzenin bakkalına koşmanın manevi hazzının güzelliğini; körpe dalların kırılmamasının, sokak hayvanlarına eziyet edilmemesinin gerekliliğini; dünyanın başka bir yerinde bir yaşıtı için bir kuru ekmeğin önemini bile anlatmıyoruz. Aksine onlara ileriki yaşlarında da bol bol kullanabilsinler diye küfürler öğretiyor, yaya geçitinde aksak aksak yürüyen amcayı ‘’hadisene be amca!’’ diyerek azarlıyor, otoyollarda hayvanlara çarpıp üstünden geçip gidiyor, hatta gözleri önünde annelerini dövüyor, sorunlarımızı şiddete başvurarak hallediyor, borcumuzun alacaklısını linç edebiliyoruz.

Sonrasında emeğimizin karşılığını fazlasıyla alıyoruz tabi. Önemsemediğimiz davranışlarımızın nelere yol açtığını göremeyecek kadar körleştiriyor bizi o yüce duygumuzun eksikliği. Eşlerini döverek öldüren, akraba çocuklarına tecavüz eden, sokak kedilerini çuvala koyup benzin döküp yakan, ninelerini maaşı için battaniyeye sarıp ölüme terk eden, tarla açmak hatta işlediği cinayeti örtbas etmek için orman yakan eserlerimizle övünebiliriz artık. Fakat o kadar mütevaziyiz ki, övünmüyoruz;  gördüklerimize şaşırıyor, kınıyor, ‘’nereye gidiyor bu insanlık?’’ diyoruz.
İnsanlık mı?
Bir insandan merhamet duygusunu çıkarın, geriye ne kalır ki ?