Keşke daha umursamaz bir insan olsaydım dediğim zamanlar çok olur. Daha umursamaz, daha rahat.. Umursamazlık, mutluluk görünür belki. Düşünmeden, irdelemeden, derinine inmeden, bakıp görmeden, elmas gibi parıldayan kupanın kararmış içini görmeden, göze hitap etmeyen bir yemeğin doyulmaz bir tadı olabileceğini bilmeden yaşamak...
Ayrıntılar; kör de edebilir gözleri, bahar dalları da serebilir önüne.
İnce düşünce; tuz buz da edebilir yürekleri, üzerine çıkarabilir de bulutların.

Beş duyu ile algılanabilen insan vücudu bile binbir ince orantıya sahipken, insan ruhu asla ''zor taşınan, taşınırken dökülüp saçılıp etrafı kirleten, taşıyan elleri inciten bir odun parçası'' gibi kaba olamaz.
İncecik ilmeklere hazır olan ruha; kalın millerle değil, incecik tığlarla motifler işlenmelidir.
Bir masa örtüsünün alelade serilmişliğiyle de yaşanır bu hayat , bir nakış zarifliğinde de.


''Hayat kısa,
Kuşlar uçuıyor.''
Bir tırtıl,
üzerine basılmış yapraklar arasında.
Bir tırtıl,
avuçlarımızın arasında.
Sadakat; ''ya görürse ya duyarsa?'' korkusu değil, gördüğünü duyduğunu farz etmektir.
Sadakat; görebilecek bir göz, duyabilecek bir kulak olmasa da kendini daha var olmayanın bile yerine koyabilmektir.
'' Hayat kısa,
Kuşlar uçuyor. ''
(Cemal Süreya)
---
Hangimizin hayatı hangimizden uzun hangimizden kısa bilemiyoruz. Hangimiz gençliğimizi ne kadar yaşayabileceğiz bilemiyoruz. Yarın var mı, güneş doğacak mı onu bile bilemiyoruz.
Zaman akarsu misali geçip giderken, ömür kum taneleri gibi avuçlarımızdan kayıp gidebilecekken; nedendir kıymet bilmememiz?
En ışıltılı, kıpır kıpır olması gereken çağlarımızda hayatı kendimize zindan etmemiz?
Güneşler doğdurmak yerine başımızın üzerinde kara bulutlar gezdirmemiz?
Sevginin pamuk şekeri gibi yumuşaklığına sığınmak varken öfke ateşleri içinde yanmamız?
Bir bahar dalında baharın tatlı sıcaklığını iliklerine kadar hissedebilmek varken yüzümüzü ayazlara döndürüp ellerimizi soğukta çatlatıp kanatmamız?

Anlamak için hayatın, yaşamanın, nefes alabilmenin, bir başka yüreğe nefes aldırabilmenin, sevmenin, sevilmenin kıymetini ve güzelliğini; ille de kaybetmek üzere olmamız mı gereklidir sahip olduklarımızı?

Oysa hayat çok kısa.
Kuşlar uçup gidecek bile şimdi.

Ne çok özlettin sevgili,
ne çok beklettin.
Küçücük bir yüreğe devasa bir hasret yükledin.
Kimbilir yerini, kim anlayabilir eksikliğini?
Koca bir boşluk; oyuldukça oyulan,
aşkınla derinleşen,
hasretinle kavrulan..

Sevilmeye sevilmeye, sevilmeyi de unuturmuş insan.
Unuttum ben de sevgili.
Sevmeyi öğrenip sevilmeyi unuttum.
Özlemle yanıp özlenmenin akide şekeri tadını unuttum.
Yüreğini ararken yürüdüğüm yolları unuttum.

Yönümü kaybettim,
nereye dönsem senmişsin meğer..

Uçan balon misali hayaller.
Tutmazsam uçup gidecek avuçlarımdan,
gökyüzüne, kayboluşa..
Sahi aynı sonsuz gökyüzünün altındayız değil mi?

Ve bir gün üç küçük yağmur damlası düşecek aynı gökyüzünden,
Hasretle kavrulan yüreklere serpilen..
Üç küçük gözyaşı damlası gibi,
gözü yollarda bekleyenlerden..


'' Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm ''den - Zülfü Livaneli

"Arkadaşlarım bunun farkında değil ama ben bu bağlantıların üstünde ya da dışındayım. Onlar gibi davranmaya, onlara benzemeye çalışıyorum, lakin içim farklı, işte romanı yazan zavallı arkadaşımın inemediği derinliklerden biri de bu. O beni, politik geçmişi olan ve Kuzey sürgününe savrulmuş, sıradan insanlardan biri sanıyor. Başımdan geçenleri, benden daha ilginç buluyor. İçimdeki derin ve köklü karanlığın farkında değil. Çünkü insanları konuşarak tanıyamazsınız. Konuşmak, canlı yaratıklar arasındaki en etkisiz iletişim aracı. Dil yalan söylüyor, olanları çarpıtıyor, insanlığın hiç bıkıp usanmadığı klişeleri tekrarlıyor. Bu yüzden, insanları dinlemek onları anlamak için yeterli değil."

Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Livaneli
Küçücük bir kız çocuğunun kalbinde kocaman bir yer etmişsin,
bilmeden.
Bilmeden, görmeden, tanımadan sevilmiş;
özlenmişsin.
Yoksun hiçbir yerde, ait değilsin hiçbir zamana sanılırmış.
Bir bilseler, 
ne içten dualarda adın zikredilirmiş.
Yaşamadan bilmediğimizden olsa gerek; sahip olduklarımızla bolca, uluorta övünmemiz. Bir başkasının o konuda eksiklik duyabileceğini düşünemeden.. Bundandir sevgilerimizi reklam edişimiz, dünyaya duyurmak isteyişimiz.
Oysa korkarım, korkmalıyım; eksiği gediği olan bir yüreği incitmekten.. Yüreğindeki boşluğu büyütmekten..

yağmurlar

'' Sokaklar sakin, geceler karabasan,
Ellerim titrer.
Kim bu ben, kim bu susan?''


Herkesin mışıl mışıl uyuduğu, kaçıncı rüyasını gördüğü saatlerce neden çekilmez olur geçmek bilmeyen zaman? Neden gelir duvarlar üzerimize? Neden sığamaz olur yüreğimiz göğsümüze? Neden atasımız gelir kendimizi dışarılara?

''Ne soran var ne bilen.
Sebebim yok, bana kıyan.''


Bilmez kimseler. Duymaz, duyamazlar. Sessiz çığlıkları hangi kulaklar duyabilir ki? Hıçkırıklara boğulurken, başını yastığa gömerken kimler ne rüyalar görmekteler inin cinin top oynadığı saatlerde? Suçlusu kim, sebebi kim? O, sen, ben? Hangimiz nerde hata yaptık? Hangimiz hangi yanlış adımı attık? Hangimiz attı kendini uçurumdan, hangimiz itti, ne önemi var? Yalnızız. Ne güzel anlatır Peyami Safa , Yalnızız'da..

''Beni sevmezsen, yağmurları sev.
Bulutlar ağlasın,
sen gül, güneş doğsun yeniden.''


Yalnızız. Yalnız ağlamak, birlikte gülmek zorunda mıyız? Nedir bizi zorunluluklara iten?

Tutamazken gözümüzden dökülenleri, başımızı yaslayacak bir omuz bulmak çok mu zordur? Çok mu zordur güvenmek? Güvenmek, dayanmak, yaslanmak.. Zaman her daim göreceli iken, güvenin ölçüsü olabilir mi? Olsa oluşması aylar, haftalar, aylar, yıllar alırken yıkılması saniyeler alır mıydı?

Ben yeterince ağladım çocuk. Senin yerine de ağlarım. Ama sen ağlama. Dökülmesin yaşlar, gülünce kaybolan gözlerinden..

Gül sen. Hep gül. Yüzün aydınlanırken gülerken, bir gülümseme ne kadar yakışırken gözlerine...

Gülümsemekten kırışsın gözlerinin etrafı. Bakarken sönmek üzere olan mumlara, dilerken daha uzun ömürlü olmalarını, gülümse. Gülümserken, gözlerinden gamzelerine yollar ayrılıp birleşirken, yüzünün kıvrımlarından doğsun umut. Gün ağarırken, doğa umuda uyanırken, sen gül. Sen gül, güneş doğsun yeniden. Güneş doğsun omzundaki sıcaklığın da yüreğine..

''Sen sev yağmurları,
yağmurlar yağsın üzerime.''


Sen gül, güneş doğsun yeniden buz tutan yüreğime. Umudun yayılsın yüzünün kıvrımlarından. Sen sev yağmurları, umut olsun yağmurlar, huzur olsun, güven olsun, yağsın üzerime. Hüznün yerini alsın huzur, korkunun yerini alsın güven.

''Sen sev yağmurları,
yağmurlar yağsın yüzüme.''


Yaşlar akmasın gözlerimizden, kaplamasın kara bulutlar yüzümüzü. Gölgelenmesin mutluluklar. Yoktur mutluluğun büyüğü küçüğü esasında. Yağmur damlalarının yapraklarla buluşmasıdır mutluluk, susuz kalmış çatlamış toprakla kavuşmasıdır. Alevi titreyen mumlara, korkulu yüreklere, ''merhaba'' demesidir cama vuran yağmur damlalarının.. Bir hızlanan bir yavaşlayan kalbin düzensiz vuruşlarını dinlemektir. Sessizce alınan yarım bir nefesin verildiği andaki sıcaklığıdır. Gözlerini şüphesiz kapatmaktır güven. Başının üzerindeki elin şefkatini, saçlarında usulca yol alan parmakların sevgisini duymaktır. Yağarken yağmurlar, dinmez sanarken hüznü, gökkuşağının bulutlar arasından göz kırpacağını bilmektir umut. Rengarenktir o umut.

''Bulutlar ağlasın,
sen gül,
güneş doğsun yeniden.''


bunca zaman sevdayı toprakta aramışım.
karada aramış, suyu unutmuşum.
toprağa basmış, denize adım atmamışım.

deniz;
hırçın, coşkulu, bir bilinmez karadeniz,
bozkırda dolanmakla yanılmışım ben kardeşim deniz.
gökte ararken yerde bulunanı,
kimbilir belki ben de toprakta ararken denizlerde bulurmuşum..

bulur muymuşum?

bulana kadar, o güne kadar,
deniz fenerinin ışıklarını görene kadar
beklermişim..



Rahatsız Oluyorum

Dört senedir iki üniversite arasında mekik dokuyorum. Fakat her iki üniversitede de aynı şeylere gülüyor, kızıyor; aynı şeyleri eleştiriyorum çoğu zaman. En büyük tacizi ilk üniversitemde yaşadım fakat ikincisine kayıt yaptırırken fark ettim ki üniversiteye gelen çoğu öğrenci maruz kalıyor bu tacize. (neyse ki ikinci kez kayıt yaptırırken daha başarılı oluyorsunuz ellerinden kurtulma konusunda)
* ...* *
Yine bir kayıt dönemi, yine aynı olaylar..
KKMde çekilip internette paylaşılan videoyu izlerken tek bir cümle çok dikkatimi çekti:
’'rahatsız oluyorum! ''
Rahatsız olduğum onlarca şeyi düşündüm.
Rahatsız olanlara da edenlere de güldüm, kusura bakmasınlar. (al birini vur ötekine)

Evet ben de rahatsız oluyorum.
Evlerinde kalmak için ısrarla aranmaktan , hazırlık sınıfında aralarda sürekli ''bir şeyler'' anlatılmasından , abartılarak övülmesinden ;
Hazırlıktaki standlardan yemekhaneye, yemek yerken bile, yetmezmiş gibi bir de akşam yurtta bildiriler dağıtılmasından , yine ısrarla ''bir şeyler'' anlatılmasından ;
Ve bunların en temeli olan; okuduğum kitaba, izlediğim filme, yediğim yemeğe, içtiğim içkiye (içkiyi direkt alkol olarak yorumlayanlar doğru cümledesiniz!) , alkol alıp almamama, hatta alkollü mekanlara girip girmememe göre bile etiketlenmekten (en sık yaşadığım ve en komik olanı bu zaten);
Bir yere mensup değilsen (daha kolay lokma olarak mı görüyorlar nedir!) farklı farklı yerlere sürekli çekilmekten istenmekten;
illa ki bir yere ait olman gerektiğini düşünenlerden , kalıplara sokmaya çalışanlardan ,
Ayrıntılarına daha fazla girmekten bile rahatsız olduğum ve bu yüzden girmeyeceğim olaylardan (zaten üniversiteli öğrenciler olarak çoğumuz yaşıyor ve biliyoruz) tüm tacizlerden, tacizcilerden, yaşam tarzıma ve fikirlerime burun sokulmaya çalışılmasından;
Dayatmaya çalışılan her fikirden, ''kendilerini en doğru geri kalanları koyun'' sanmalarından, bu ''düşünce tacizi''nden rahatsız oluyorum.
Lafa gelince çok severiz düşünce özgürlüğü lafları etmeyi, anlattınız düşüncenizi bitti, dönün ve gidin. Sizi dinleme nezaketini gösterene rahat bırakılma nezaketini gösteriverin.
Yaşam tarzına ve düşünce özgürlüğüne saygının bir laf salatası olduğu ülkede, üniversiteler özgür düşüncenin yuvası değil, olmayacak da.
Rahat bırakın artık bir yere ait olmayanları, olmak istemeyenleri !

#odtü #metu #kkm #odtükültürkongremerkezi #üniversitekayıtlarındayaşananlar #düşünceözgürlüğü #mavikocaeligazetesi #köşeyazısı #blogspot #birminyonunevrenesigmayanyureginden

Hiç sorunu olmayan bir hayatım olsun isterim çoğu zaman. En büyük dertlerimin telefonumun şarjının çabuk bitmesi, tatile Roma'ya değil de Kuşadası'na gitmek zorunda olmak, saçlarımın düz değil de kıvırcık olması gibi..
Eksiklikler düğüm düğüm olmasın boğazımda isterim. Kırıklıklarım zamanlı zamansız batıp durmasın isterim. Gün ışığında kahkahalara, karanlık çökünce hıçkırıklara boğulmamak isterim.... Tek sorumluluğum kendim olsun isterim.
Her şeyi tek başıma düşünmek zorunda olmamak isterim.
Ayrıca çabuk üşütürüm. Yazın dayanilmaz sıcaklarında vantilatör ya da klima çalışan odada yatsam hemen mideme ağrılar girer. Geçene kadar kıvranırım bıçak saplanmasını andıran ağrılarla.
Midem ağrımadan uyumanın kıymetini dahi ağrıdan uyuyamayınca anlarım.
Sonra sorunların varlığına da şükrederim, küçük mutlulukların kıymetini anlamama yardımcı oldukları için.
Bir rüzgar eser gecenin sıcağında, sessizliğinde. Sıcağı da sevmeliyim, Rüzgarın fısıltılarına kulak kabartabilmeme yardımcı olduğu için , rüzgarı sevdirdiği için.
Toplum, yalnız kadınları ''başında erkek olmayan kadıncağız'' yalnız erkekleri de ''evini çekip çevirecek hanımı olmayan adamcağız'' olarak tanımlamasa, acıyarak bakmayı abartmasa, yalnız kadınlar ve yalnız adamlar ay pardon başında erkek olmayan kadıncağızlar ve evini çekip çevirecek hanımı olmayan adamcağızlar hayatlarını daha rahat sürdürecekler.

eskiden

Eskiden uyunmayan yaz gecelerinde arkadaşların tlfnu çaldırılırdı. Geri çağrı gelirse anlasilirdi ki o da uyuyamamış. Msj atilirdi. Kuru bir "n'aber?" yazıp gönderilmezdi ama. Beşbin onbin sms gibi sınırsız değildi msjlaşma hakkı. Sınırlıydı atilabilecek sms sayısı. Dolu dolu yazilirdi o yüzden. "nasılsın, ne yapıyorsun?"la başlanir, "ben de şöyleyim şunu yapiyorum" sığdırılırdı birkaç şablona, ka...rşıdakinin "sen ne yapıyorsun?"unu beklenmeden. Dolu dolu da cevap gelirdi.
Eğer yeni yüklenmişse kontör, aranirdi "Beş dakikasi bir kontör" kampanyası vardı bir ara. O da herkese değildi. On numara seçiliyordu en çok konuşulan ya da konuşmak istenenlerden. Tlfda muhabbet etmenin bile bir kıymeti vardı. O da sınırlıydı çünkü.
Merak edilir, daha çok özlenirdi sanki. Tez elden bir buluşma ayarlanirdi. Şimdiki gibi facebooktan, foursquareden öğrenilmezdi neler yapildigi, nerelere gidildigi. Bir araya gelindiginde anlatacak, dinleyecek bir sürü şey olurdu bu yüzden. Yetmezdi o gün, daha ayrılmadan yakın tarihte bir gün daha ayarlanirdi. Buluşmalarda sadece o an bir arada olunanlarla ilgilenilirdi. Zırt pırt bildirim gelmezdi sosyal medya araçlarından tlfnlara. Ya da birileri yazmazdı sürekli whatsapptan. Karşidaki bir şey anlatırken dinliyormuş gibi yaparak ya da dinlemeye çalışarak diğerine laf yetiştirmeye çalisilmazdi. Yüzüne bakilirdi muhatabın, can kulağıyla dinlenirdi. Her şeyi bilinmezdi arkadaşların. özelini paylaşmak karşıdakini kendine yakın görmek demekti. Şimdiki gibi yüzlerce kişiyle değil, o an sadece "bir"iyle paylaşılırdı. Tiyatro sahnesinde tek bir oyuncu sanmazdı kimse kendini. Seyirci koltuğundakilerin her "like"ıyla egolar tatmin edilmezdi. Sahneden inilir kuliste görüşülürdü. Her şey, her konudaki her fikir bilinmedigi için "önyargı"lardan önce "dostluk" gelirdi. Şimdiki gibi her yerde arkadaş olarak eklenip ekran arkasından verilen hükme göre hayatına katıp katmayacağına karar verilmezdi. İnsanlarla öylesine tanışılmazdı, tanimadan geçip gidilmezdi. Tanımak için tatlı bir çaba sarf edilirdi. Ve çaba ölçüsünde sağlam köprüler kurulurdu. Ete kemiğe bürünürdü dostluklar, arkadaşlıklar. Sanal ortamda yüzlerce profil arasında günbegün derinleşmezdi yalnizliklar..
...
Teknoloji güzel, her şeyin elinin altında olması güzel, bilgiye ve kişilere ulaşmanın kolaylığı güzel ama
"ikindi serinliğinde bir yerlerde oturup iki çay söyleyerek başlanan, saatlere sığmayan doyumsuz sohbetler" kadar güzel değil asla..
Ben çok özlüyorum o günleri, ya siz?

17 AĞUSTOS 1999 - Tam 14 Yıl önce Bugün..

17 Ağustos 1999.
14 yıl önce bugün.. Pazartesiyi salıya bağlayan gece, saat 03:02
Dokuzuma yeni bastığım zamanlar..
Evliyalar şehrinin yeşil bir ilçesinin sevimli bir köyünde oturuyorduk: Bursa Nilüfer Demirci Köyü.
Teyzem bize gelmişti, tatile.
Bir köpeğimiz vardı, adı Karabaş. Çok uysal bir hayvandı.
* * *
Yaz gecesi-tatil-sıcak derken yatmamız gece 1-2'yi bulurdu her zaman ama o gün akşam onbir olmadan yatmıştık.
Karabaş'ı iki kez çok huysuz ve huzursuz gördüm: bir doğum yaparken bir de deprem gecesi..
.....
Kopkoyu bir karanlık hatırlıyorum. Uğultu.. Ve bir yere çarptığımı.
Teyzemin beni kucağına almaya çalıştığını fakat benim uykuya devam etmek için duvar tarafına döndüğümü.. Uykum ağırmış demek ki o yaşlarda.
Bahçeye çıkmışız.
Dışarıda olduğumuzu fark etmedim. Nerde olduğumuzu bile anlamadım ya.
Öyle bir karanlık ki verdiğin nefesi bile yutuyor sanki. Siyahın en siyahı, okyanusun en dibi gibi..
Dışarda komşuların sesleri, çocukların ağlayışları..
''Deprem oldu'' diyorlar.
Annem ''kıyamet kopuyor sandım, kelime-i şehadet getirdim'' diyor.
''ağaçların yere yatıp yatıp kalktığını gördüm'' diyor başka bir teyze.
Işıldak getirmiş birisi.
Diğeri radyo.
O zamanlar herkesin yatarken başucunda cep telefonu yok, olanlar da çekmiyor zaten.

* * *
Dışarıda yatıyoruz.
Evlerin bahçelerinde, lojman bahçesinde, sokaklarda, tarlalarda..
Sabahları karınca istilasıyla uyanıyoruz.
Geceleri lojmanın bahçesinde, çam ağaçlarının altında uyurken çamlar üzerimize devrilmez mi diye düşünüyoruz.
Kimisi ''ecel nerde olsa bulur'' diyerek evinde yatağında uyuyor.
Ama çoğunlukla anneler, tam evden bir şey almak için girdiği anda artçı bir depremle çöken evin enkazı altında kalanları duydukça hayatta sokmuyorlar çocuklarını evlere.. Sadece kendileri giriyor lazım olan bir şeyler için.
Zaten artçılar asıl depremden daha çok korku salıyor yüreklere.
Artçı deprem bir belirsizlikler yumağı demek.
Gelmeden önce artçı olacak mı, ne zaman olacak; geldiğinde sarsıntının şiddeti artacak mı, ne kadar sürecek, ne zaman bitecek, geldiği anda nerde olacağını bilememek demek.
Evladının başını belki de son kez okşadığının ihtimalinin yüksek olması demek.
''Öleceksek de birlikte ölelim'' düşüncesiyle annenin eteğinden ayrılmamak, bir tabak almaya eve girdiğinde peşinden gitmek istemek, gidecekken azarlanıp dönmek, annen evden çıkana kadar yüreğin pırpır beklemek demek.
Sevdiklerinin acı haberini almanın eli kulağında olduğunu bilmek demek.
Ölümle aynı masada oturup yemek yemek demek.
Bazen de ölmekten değil de enkaz altında kalmaktan, bulunamamaktan, seni aramalarından vazgeçmelerinden korkmak demek.
* * *
Günler, haftalar, aylar geçti.
Depremin tanımı; karanlık, uğultu, yıkıntı, sarsıntı, çığlıklar, korku, merak, bekleyiş, Kandilli, rasathane, Deprem Dede Ahmet Mete Işıkara'dan ibaret oldu çocuk aklımda.
Kaybolan yakınlarının nerde olduğunu bilemeyenleri, enkaz altından gelecek her sesin yakınına ait olabileceğini düşünenleri, çıkarılan beklediği değilse hayal kırıklığına uğrayanları, bilmemkaçıncı kattan atlayıp kurtulanları, atlayıp da yerin açılmasıyla yerin dibine girenleri, deprem bölgesinden kaçıp yolda trafik kazasıyla hayatını kaybedenleri, umutların tükendiği anda bulunanları, enkaz altından sağ çıkan mucize bebekleri izlerken kurtulan bir can için sevinmeyi, aynı anda hem sevinci hem acıyı yaşamayı öğrendik. Aynı zamanda bir felaketin fırsatçılarını, hırsızlarını, organ mafyalarını, insanlıktan nasibini alamayanlarını da tanımış olduk.
* * *
Tam 14 sene geçti.
Ne zaman geceleri köpekler çok havlasa ''acaba?'' demekten kendimi alamıyorum.
Uykum artık çok hafif, yerde gezen böceğin ayak sesini duyacakmışçasına..
Geceleri banyoda fazla vakit geçirmemeye çalışıyorum.
Başım döndüğü zaman gerçekten baş dönmesi olup olmadığını anlamak için tavanda asılı süslere, lambalara veya su dolu bir şişeye bakıyorum.
Yatarken de başucumda mutlaka cam değil pet şişede su bulunduruyor, telefonu şarja takıyor ve zararına rağmen yastığımın yanına, en fazla yarım metre uzağıma koyuyorum.
Masamı, yatağımın yakınına yerleştirmeye dikkat ediyorum.
Bazı geceler uyumadan önce, olası bir deprem anında neler yapmam gerektiğini planlıyorum.
Ve müteahhitlik mesleğini hiç sevemiyorum.
Nerde bir Düzceli, Gölcüklü ile tanışsam ilk sorum o sene orda olup olmadıklarını , depremi yaşayıp yaşamadıklarını sormak oldu senelerce. Belki acılarını tazeliyorum elimde olmadan ama yine de ''biz de o sene Bursa'daydık'' diyerek acısını hafifletebileceğimi sanıyorum kendimce.
Evet tam 14 sene geçti.
O günlerde doğanlar şimdi 14 yaşında.
O günlerde çocuk olanların gidip eğlendiği lunapark sular altında kaldı. O çocuklar şimdi kaybettikleri anne babalarının yaşında belki..

Resmi kayıtlara geçen 17 bin küsür can, dile kolay yakınlarına zor. Bir de hiç bulunamayanlar, kaybolanlar var.
Ecel kaderdendir eyvallah fakat tedbirsizlik kaderden değil !

2045'e kadar deprem olmayacak deniliyor. Diyelim ki olmayacak deprem, bu malzemeden rahat rahat çalabileceğimiz anlamına gelmesin! 17 Ağustos unutulmasın, unutturulmasın!

Aman sen OKU-MA !

Hepimizin hayatında vardır, kendi gibi olmayanı yerden yere vuran insanlar. Eleştirmeleri şarttır, yoksa yaşayamazlar birinin bir şeyine bir kulp takmazlarsa. Bir açığınızı yakalamak için fırsat gözler, eh insanız hepimiz hata yaparız, yakaladıkları anda da basarlar yaygarayı. Takacak bir şey bulamazlarsa, Allah yaratmış demez dış görünüşünüzde ararlar bir eksik gedik. Dilleri zehir, yılan gibi sokuverirler adamı.

Dışınıza bakıp içiniz hakkında yorum yaparlar. Karpuzun küçüğünü kavuna benzetirler, aynı çekirdek aynı meyve derler.
Aynı tas aynı hamam kocaman dünyada küçücük kutularında yaşar giderler, herkesi de kendileri gibi bir kutuya kapatmaya çalışarak..
Ondan değilseniz, kesin bundansınızdır. İlla ki ait olmalısınızdır bir yere. Değilseniz yerleştirirler zaten elleriyle koymuş gibi.. Şu'nu okuyorsanız şucu'sunuzdur; bu'nu okuyorsanız bucu.

Yaşam biçiminiz, inancınız, siyasi fikriniz hakkındaki çıkarımları o an elinizde bulunan kitaba göre yapabiliyor ve etiketleyebiliyorlarken; okuduğunuz kitabın yazarını da eserlerine göre değil yaşam biçimine göre değerlendirip topa tutmaları sürpriz değil.
Sizi az çok tanırken bile okuduğunuz kitaplara göre kategorilere sokan, yazarı neden gözden çıkarmasın ki?

Nasıl bu denli tahammülsüz olduk, nasıl kelimelere bile takılır hale geldik aklım almıyor.

Bayram günlerinde misafirlikte şekerlikten almak istediğimiz şekeri bile seçeriz.
Yazar yazar, alacağın sana kalır.
Almak istediklerini içinden seçemiyorsan zaten zahmet etme, kitap alma.
Herkes alsın, sen alma !
İlk emir gelmiş oysa ki ''OKU'' diye.
Aman sen OKU-MA !

#direnyazar #direnokur
#direnahmetumit

Dua

Bir insanın yer edinebileceği en güzel yer, kalbine mukabil kalplerin dualarıdır. Bende herkesin, tüm sevdiklerimin ayrı ayrı yerleri, yerlerine layık duaları var.
Fakat benim en büyük duam sanadır sevgili.
Yanında olamadığım tüm zor anlarına, gönül kırıklıklarına, pişmanlıklarına, kararsızlıklarına, şahit olamadığım tüm sevinçlerine, mutluluğuna, huzuruna dair dualarım..
Gözden ırak gönülden ırak derler; daha göz görmeden bile gönlüne gireni hangi mesafeler ırak edebilir ki?
Hiç görmeden sevdiğim, bilmediğim, sesini bile duymadığım sevgili;
bil ki özlemlerimin en büyüğü sanadır,
geleceğin güne kadar dualarımın en yakını sanadır.


Ruhunuzu bir gezintiye çıkarmaya ne dersiniz?

''Dance of the Invisible Dervishes" , Türkçesi Görünmez Dervişlerin Dansı , 1 Ağustos 2013 gecesi Ankara Cermodern'de çağrısı ve bir arkadaşımın önerisiyle kalkıp gittik , böylece tanışmış olduk Dhafer Youssef ile.
Ve şimdi sıra sizde :)

Dhafer Youssef, Sufi gelenekleri ve Arap liriklerinden beslenen müziğiyle, dünyanın en iyi cazcılarından ve udçularından biri kabul ediliyor. Türkiye'de önceki senelerde İstanbul'da sahne almış, Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan ile. (Hüsnü Şenlendirici'ye aşinayız ama Aytaç Doğan kimdir derseniz, ben de yeni tanıdım, bir kanun virtüözü)
Ankara'ya ilk gelişiymiş Dhafer Youssef'in. Benim de ilk tanışmam olacağı ve kör sağır dilsiz gitmemek için gitmeden bir göz attım hakkında ne var ne yok diye.. Hakkında tek bir olumsuz yoruma rastlamadım, aksine ne övgüler dizilmiş. Dedim, abartı mıdır acaba; yüksek beklenti ile gitmeyeyim???

Konser başlamadan yarım saat önce yerimizi aldık. Udu, kanunu, piyano ve davulu ayrı ayrı çok severim ama birlikte nasıl olur ki? demeden edemedim. (Geçen sene ODTÜ bahar şenliğine -sanırım ismi alaturka idi- bir alt grup çıkmıştı; kanunla davulu birleştirelim derken şahsen benim kulağıma hiç hoş gelmeyen, taverna-meyhane arası garip bir hava estirmişlerdi ve grubun sahneden inmelerini dört gözle beklemiştim)

Neyse başladı konser. Kulağınız alışana kadar kısa bir süre geçtikten sonra bir bakıyorsunuz dalıp gitmişsiniz. Yetiştiğimiz kültürün ezgilerine çok yakın olduğunu düşünüyorsunuz kimi zaman, sanki bir türküye veya klasik müziğimizin bir eserine geçiş yapacaklar da hüzün çökecek yüreklerimize.. Kimi zaman da bir gençlik coşkusunun kavurup geçtiğini hissediyorsunuz. Doğu ile batı arasındaki kilometreleri eritiyorlar ve siz farklı coğrafyalarda dolaşma imkanı buluyorsunuz. Bazı parçalarında aynı anda hem hüznü hem coşkuyu yaşayabiliyor; bazılarında ise hüzünden umuda yumuşak bir geçiş yaparak hiç farkında olmadan geçmişinizi ve geleceğinizi düşünmeye başlayabiliyor; geçmişin hüznünden, hatalarından dersler çıkararak geleceğe umutla göz kırpabiliyorsunuz.
Sahnedeki farklı enstrümanların ve müzisyenlerin uyumu, Dhafer Youssef'in sahnedeki sempatikliği, -minyonluğumla görebildiğim kadar- hiç asılmayan güleç yüzü, sevimli esprileri ve kesinlikle sesi ile etkilenmemeniz imkansız :) İki saatin nasıl geçtiğini anlayamadım. Selam verdiklerinde bittiğine inanamayıp arkadaşıma ''bitti mi?'' diye sorma gereği hissettim.
Binlerce alkışı hak etmişlerdi.

İçime döndüm.
Konserin yıldızsız bir geceye denk gelmesi tesadüf müdür bilemedim.
Sonra gökyüzüne yıldızsız demenin bir yanılgı olduğunu düşündüm.
...

Yıldızsız değil de yıldızsız sanılan gökyüzünde bulutların arkasına saklanan yıldızlar arada bir birbirlerine göz kırpıyorlardı. Sahnenin zemininden verilen üç spot , sahnenin gökyüzüne geçiş yaptığı noktada birleşiyor, koyu lacivert gökyüzüne adım attıklarında ise üç ışık yolu oluşturup belli bir mesafeden sonra silikleşiyor, gecenin karanlığında kayboluyorlardı. Her yolda , hüznün ve umudun kesiştiği bir nokta mutlaka vardı.
...

Evet geleceği bilemiyorduk, gelecek uzaklarda silikleşen ışık demetleri gibiydi. Ama hüzünden umuda mı umuttan hüzne mi yol alacağımıza, nerden gelip nereye gideceğimize kendimiz karar verebiliyor, yolumuzu çizebiliyorduk.
Ve ne gökyüzünde ne de yeryüzündeki güzelliklerin tesadüf olabileceğine inanamazdık..



Merak edenler için:
http://en.wikipedia.org/wiki/Dhafer_Youssef
https://www.facebook.com/dhaferyoussefofficiel
http://www.biletix.com/etkinlik/PVH03/TURKIYE/tr

Fırsatınız olduğu takdirde, canlı izlemeniz/dinlemeniz şiddetle tavsiye edilir :)






Cermodern'den

bir doğum günü teşekkürü , tüm sevdiklerime :) iyi ki varsınız :)

Öncelikle unuttuğum doğum günümü hatırlatan Facebook'a, Vodafone'a, D&R'a   
Mesajına cevap verebildiklerime, veremediklerime;
Ta ilkokuldan beri yanımda olanlara, şartlar düşünceler hayat tarzlarımız değişse de kopmadıklarıma;
Hiçbir sene unutmayan babama (beni de kendisi gibi dgünlerini unutmaz ettiği için) ;
Fedakarlık abidesi kutsal kadın anneme (beni zor şartlarında bugünlere getirebildiği için) ;
Şebekliklerime katlanan, sinirli hallerimi idare edebilen, her zaman gurur kaynağım olan kardeşime ;
Kardeş yarısından öte, her zaman yanımda olsunlar dediğim kuzenlerime ;
''iyi ki varlar'' diye şükrettiğim akrabalarıma ;
Yazılarım ve çizimlerimde yorumlarını esirgemeyen, her daim destekçim olanlara ;
Aynı bölümde aynı sınıfta çok görüşemesek de yeri ayrı olan, meslektaştan ziyade dost olanlara;
Kısırın k'sı geçse, hemen yapıverip beni şaşırtan büyük bulguruma     ;
Yanında çocuklaştığım, dengesiz hallerimi anlayıp idare eden, kalem batırmalarımı bile hoş gören, derslerde memesiz kedi çizdiren minti hatunuma   ;
Hem kendisi hem annesi birer kanatsız melek olan, evlerine bayılıp tünediğim semtdaşım, güzel gözlüm güzel yüzlüme    ;
Eşsiz bir müzisyenle tanışmama sebep olan, egosu küçük kalbi büyük , şemsiye çikolatamın sahibi ve şaşırtan ince fikrine    ;
Mutluluk kaynağım, tüm mini mini koca koca tüylü patilere   ;
Ev arkadaşlarım Şefik ve Rukiye'ye   ;
Kilometrelerce hatta bir saat dilimi farkı olsa da, senelerce görüşemesek de samimiyetimizi kaybetmediğimiz, aynı anda aynı şeyleri yaşadığım dostlarıma ;
Kısacık sürelerde tanıdığım, görüşme fırsatımız çok az olsa da ''iyi ki tanımışım'' dediklerime ;
Kendilerinden bir şeyler öğrenebildiğim, hayatıma katkısı olan herkese ;
Kendimi geliştirmemi sağlayan yalnızlığıma ;
ve en zor anlarımda beni huzuruna kabul edeceğini bildiğim, her zaman hayırlısını nasip eden, bir duama bir avuç açmama sayısız güzellik nasip eden, yüreğimi niyetimi beni benden iyi Bilene,
çok teşekkür ediyorum..
Seneler nasıl da geçti diyoruz ya hani, hayatımızın sevgiyi tüketip harcayabilecek kadar uzun olmadığının en büyük ispatıdır   

''Hadi bakalım kim önce bitirecek?''

Üniversitede tanışıyorlar, tüm üniversite hayatını paylaşıyorlar. Sonra bir bakıyorsun sudan bir sebepten yolları ayrılıyor. Kaç kez genç olucaz, bi daha mı gelicez üniversiteye, aman biri gelir biri gider laylaylom.. Lisede tanışıyorlar, lise sıralarını paylaşıyorlar, üniversiteye geliyorlar, köyden indim şehire, görgüsüzün bir ortamı olmuş tutmuş suyunu çıkarmış derken yolları ayrılıyor. Ortaokuldan beri arkadaşlar, birlikte büyüyorlar, birlikte sınav tercihleri yapıyorlar, birlikte üniversiteye gidiyorlar, nerdeyse 10 senelik ilişkileri var, çevresindekiler onları ayrı düşünemiyor, nişanlanıyorlar, evlilik hazırlıkları içindeyken bir bakıyorsun yolları ayrılıyor. Bir de evlenip imzayı attıktan sonra kafasına ‘’dank’’ edenler var.
Hadi bakalım kim önce bitirecek?
Bitirmeyenler de var, hepsinin sonu böyle olmuyor elbet . Devam edebilen nadir ilişkiler var , ki helal olsun , ama büyük çoğunluğu bu sonu yaşıyor. Zaman geçiyor, bazen uzuuun uzun yıllar sonra bazen de kısacık bir sürede farklı farklı , öncekilerden çok ayrı, sürpriz yumurtadan çıkan insanlarla evleniyorlar.  Bir bakıyorsun sahnede kimler var kimler :
‘’Ben, benden düşük maaş alanla evlenmem’’ diyeni mi ararsın ,
‘’ben esmer severim’’ diyeni  mi,
‘’evi olsun arabası olsun bilmemkaç milyar maaş olsun’’ diyeni mi,
‘’romantik olsun, sevgililer gününde, yıldönümünde, yılbaşında, hayvanları koruma gününde, verem savaş haftasında bile eve çiçekle gelsin’’ diyeni mi,
‘’ben evlenince ev hanımı olup eve kapanamam’’ diyeni mi ,
‘’ben karımı çalıştırmam’’ diyeni mi ?
bir de ‘’en az üç çocuk’’ diyeni de var da daha çocuğa sıra gelmedi asgari ücretle eşya taksitleri ödemeye çalışmaktan..

Büyük lokma ye, büyük laf etme derler ; velhasıl biz de ettiğimiz büyük lafları yiyoruz. Ben küçükken annem kardeşimle beni süt içmeye teşvik etmek için, ‘’hadi bakalım kim önce bitirecek?’’ derdi.
Hadi bakalım kim önce sindirecek büyük laflarını?

Şaşıyoruz ama sorgulamıyoruz, derine inmiyoruz, ‘’kader-kısmet-nasip-hayırlısı’’ adını veriyor, mutluluklar diliyoruz.
Bi’sorgulasak ya?
Acaba acele mi ediyoruz seçimlerimizi yaparken? Acaba yeterince tanımadan mı giriyoruz bazı yollara? Yeterince olgunlaşamadan, yetişemeden mi sorumluluğunu almaya çalışıyoruz birilerinin? Yuva kurmanın ne demek olduğunun, aynı çatı altında yaşamanın dışardan göründüğü gibi kolay olmadığının bilincine varamıyor muyuz? Acaba çocukluğumuzdaki evcilik oyunlarımızla mı karıştırıyoruz gerçek hayatı? Uykumuz gelince, acıkınca, yorulunca, sıkılınca oyuncaklarımızı –ne de olsa annem toplar diyerek- ortada bırakıp gittiğimiz gibi.. Orda burda unuttuğumuz oyuncaklarımızın küçük parçalarının bir anda kayboluvermeleri, ufak diye önemsiz sandığımız parçaların ise en önemli parçalar olması ve oyuncaklarımızın kırılıp bozulması gibi..
İlk eğitim ailede başlıyorsa, ailemiz tarafından çok mu geç yaşlarda veriliyor bazı öğütler? Yoksa biz mi almamakta direniyoruz, her şeyin doğrusunu bildiğini sandığımız aklımızla? Okullara ders olarak mı konulmalı ki? AYT-101 : Aile ve Yuva Kurmanın Temelleri , mesela.

Eh ama kader kısmet.. Tamam kader kısmet , tamam kader anlayışına göre değişmez yaşanacak bazı olaylar ona da tamam fakat insanoğluna akıl neden verilmiş? Ya tedbir? Ya tercih hakkı? Sorumluluk alma kabiliyeti?
Tek bir kişiyi beklemek çok mu zordur kavak yelleri esen başımızda? Yumruğumuz büyüklüğündeki kalbimize, daha rotasını çizemediğimiz gemimize, hayatımıza, taşıma kapasitesinden fazla yolcu almak yük değil midir bizlere de? Şimdiden birine karşı kendimizi sorumlu hissetmek özgürlüğümüze mi terstir? Sevgi gibi kutsal bir duygu insanı nasıl kısıtlar ki? Sorumluluk almak insanı yetiştirmez mi? Gelmiş olsa da gelmese de, O gelene kadar kendimizi geliştirmeye çalışmak, olumsuz özelliklerimizi törpülemeye çalışmak, okumak, araştırmak çok mu zordur? Hiç gelmeyecek olsa bile bilmenin, bilginin fazlası kötü müdür ki? Bir insanı tanımadan bilmeden merak etmek ; hiç görmeden sesini bile duymadan sevmek , özlemek, dualarında yer vermek imkansız mıdır?
. . .
Yoksa, yoksa bunların hepsi birer peri masalı mıdır?
. . .


(amacım sadece farklı bir bakış açısı sunmaktır)


Bir pazar yazısı - Hayatımız sevgiyi tüketecek kadar uzun ve önemsiz değil

İnsan tek yaşarken yaptığı yemeğe her zaman çok da özenmiyor, amaç sadece karın doyurmak olabiliyor çoğu zaman. Bu yüzden gitgide yemeklerin lezzeti azalıyor. Bir de yemek yandığında kalkıp fasulyeyi, tencereyi, mutfağı suçlayamıyorsunuz.
İlişkilerde, evliliklerde de "ben bağımsız bir bireyim" düşüncesini abarttığınız zaman tren raydan çıkabiliyor. Evet bir bireysiniz fakat sadece kendinizden sorumlu değilsiniz. Amaç sadece sevgili olmak, sonra aile erkeği-evin kadını olup çocuk yapmak olursa yuva kurmanın, bir hayatı paylaşmanın lezzetinin günden güne azalması da gayet doğal. Monotonluklar ve alışkanlıklar, "zaman, heyecanı bitirir" ve "evlilik aşkı öldürür" mantığını haklı çıkarmaz. Nasıl ki yemek yandığında fasulyeyi, tencereyi suçlayamıyorsanız; "ne oldu bize?" diye sormaya başladığınızda da hayatı, zamanı, monotonluğu ve hatta karşınızdakini suçlayamazsınız. İlişkinizi veya evliliğinizi zaman asla öldüremez; aynı yastığa baş koymaktan, aynı sevgiyi hissetmekten bıkacak kadar uzun bir hayatımız mı var sanki?
Öyleyse bu pazar gününde yüreğinizi sevgiyle dolduran yüreğe içten bir günaydın mesajı atın, tatlı bir sürpriz yapın, öğleden sonra elinden tutun ve oturup birlikte kitap okuyacağınız bir ağaç gölgesine gidin
veya şu an yanınızda uyuyorsa öperek uyandırın, yanına sevgi dolu bir not bırakın ve güzel bir kahvalti hazırlayın. 
İnsan yüreği ufacık şeylerle mutlu olmaya dünden hazırdır. 
Unutmayın, hayatımız sevgiyi tüketecek kadar uzun ve önemsiz değil.
Güzel pazarlar :)        



çember

İhtiyaçtır yalnızlık. Düşünmek, sorgulamak için kimi zaman; kimi zaman da kendini dinlemek, huzuru hissetmek için eşsiz bir fırsattır. Yalnızlığın tadını bilmek, tadına varmak gerekir. Fakat dozunda tabi..

Her şeyin fazlası zarardı ya hani, yalnızlığın fazlası da zarar. Bir yerden sonra içinize dönmek içinize kapanmaya dönüşür. Sıkıntılarınızı kimselerle paylaşamaz olursunuz. Paylaşacak olsanız yük olacağınızı sanarsınız, kendinizi kendiniz taşımaya alışmışsınızdır çünkü. Duvarlara anlatır bir cevap alamazsınız, kendiniz söyler kendiniz dinlersiniz. Mutfak dolabındakileri yere indiresiniz gelir, hoş indirseniz bile rahat edemezsiniz.

Kendinize bir çember çizer, çizginin bu tarafına geçirmezsiniz kimseyi. Yaslanıp her şeyi unutacak, güveni, huzuru hissedecek bir göğüs, hadi en azından iki damla gözyaşınızı göstermemek için başınızı dayayacağınız bir omuz arar da bulamazsınız. Bulamadığınızı sanarsınız çünkü bulamamayı varlıktan mı yokluktan mı dahi bilemezsiniz. Yok dersiniz. Sonra da görünmez çemberinizi hatırlarsınız. Başınızı yastığa gömersiniz.

Bir bahar dalıyla bile mutlu olmayı öğretirsiniz kendinize, mutluluğun kıymetini anlamışsınızdır çünkü. Mutlu olmaya dünden hazırsınızdır da bir sebep ararsınız aslında. Sohbet etmek istersiniz saatlerce, saksıdaki domates çiçeğiyle konuşursunuz. Küçücük sürprizler yapmak istersiniz, birileri için bir emek harcamayı.. Emek harcar, bir şeyler yapar, koyarsınız bir kenara, birikir onlar masada. Çocuklaşmak istersiniz, şımarmak.. Bazen yanılıp da orda burda yapacak olursanız garipseyen gözlerle karşılaşırsınız. Sessiz ''kendine gel''lerle çimdikleyiverirsiniz kendinizi.

Susarsınız.
Susar, yazarsınız.
Yazar yazar, silersiniz.

Birinin derdine derman olmak istersiniz; üzüntüsünü sevincini paylaşmayı, kimseciklere anlatmayacağınıza söz vermeyi. Güven vermek istersiniz. Güven vermek, güvenmekten gelir. Aslında güvene ihtiyacı olan sizsinizdir.
Bir kafe keşfedersiniz, gitmek istersiniz. Kafa dinleme ihtiyacından olsa da bazen, çoğu zaman mecburiyetten yanınıza kendinizi alıp gidersiniz. Garson gelip de ''şimdi mi sipariş vereceksiniz sonra mı?'' dediği zaman içten içe kızar, ''sonra'' dersiniz. Garsonun sonrasıyla sizin sonranız farklıdır oysa. Biraz oturur, kalkar yürürsünüz.
. . .
Yürür yürür, yorulursunuz.
. . .
Yorulur, uyumak istersiniz.
. . .
Berrak bir su gibi, hiç düşünmeden, uyumak istersiniz.





Mümin Sekman'dan

Acaba tersten gelseydik daha iyi mi çözerdik hayatı? Ölümden doğsaydık hayata. Önce yaşlılığı, orta yaşı sonra gençliği, çocukluğu. Sonra da bebek olup doğumla ölseydik. Neden olmasın ki? Şimdiki gibi önce yaşayıp sonra anlamazdık hayatı, önce anlayıp sonra yaşardık.


Forrest Gump'tan

''Annem hep şöyle derdi: 'Hayata devam edebilmek için geçmişi arkada bırakmak gerekir.' Benim koşmam da bununla ilgiliydi sanırım. 3 yıl, 2 ay, 14 gün ve 16 saat koştum.
Ve yine Annem her zaman hayatın bir kutu çikolata gibi olduğunu söylerdi. İçinde ne olduğunu asla bilemezsin.''


Vehbi Koç'un ofisine astığı söz

''Tanrım bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirecek cesareti, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenecek sabrı ve ikisi arasındaki farkı öğrenecek aklı ver!''


ah bizim huzursuz bacaklarımız !

(Otururken) ''İleri mi uzatsam acaba? 
Olmadı, geride dursun. Rahat olmadı ki böyle. 
Sağı mı solun üzerine atsam. Yok, 2 dk fazla oldu, solu sağın üzerine. 
Sallamamak için birini karşı sandalyeye mi uzatsam? Kalkıp biraz dolaşsam?''larla devam eden ve özellikle bir şeye odaklanmanız gerektiğinde(ders çalışmak, kitap okumak gibi) zamanınızı zehir eden şey..
(Yatarken) bir o tarafa bir bu tarafa. Uykuya dalamamalar.. Duvarı tekmelemelere kadar gidenler var. Yanında uyuyanları küfrettirecek seviyeye getirenler.. Öfke nöbetleri ve sonunda sabaha yorgunluktan bitmiş halde uyanmalar..
Evet, tanışalım. Hoşgeldin huzursuz bacak sendromu!

devamı gelecek...


özgür insanlar

Bazı insanlar özgür doğarlar. Boğar onları geleneksel kurallar, kalıplaşmış anlayışlar. Etraflarında onlarca insana rağmen yüreklerinin bir tarafını yalnız tutarlar daima. Beyinlerinin içlerinde de tek'tirler. Küçük dünyalarda yaşasalar da büyük hayalleri, büyük idealleri, küçük dünyalarının zincirlerini kırabilecek büyük cesaret anahtarları vardır. En büyük idealleri kendi ayakları üstünde durabilmektir. Bu tarz insanlara bir adım uzaktan yaklaşmalısınız. İdealleri, fikirleri, gururları ve onurları için kim olduğunuza bakmaksızın sizi bir çırpıda ezebilirler.

Sonunu düşünen kahraman olamaz

Bugün bir uçak havalandı semaya, seni kilometrelerce hatta bir okyanus kadar uzağa götürmek isteyen.
Aramıza dakikalar değil, koca bir saat dilimi koymak isteyen…
Yaklaşık bir saat oldu.
Bir uçak geçiverdi simsiyah gökyüzünden.
Birileri veda etti bu şehre ya da ülkeye.
Sevdiklerini bırakanlar yeryüzünde, gözyaşlarıyla…
Sevdiklerine gidenler içlerinde mutlulukla…
Ben de veda ettim o temsili uçağa.
Yanıp sönen ışıklar gözden kayboluncaya kadar…
Bakakaldım.
Nice zaman öncesi,
Birileri veda etti bir yüreğe, düşünmeden. Umursamazca…
Yıllar önce ünlü bir dizide duymuştum:
‘’Sonunu düşünen kahraman olamaz!’’
Kahraman olmayı bu kadar çok mu istiyordun sevgili?
Zaten benim en büyük kahramanım olman yetmemiş miydi sana?


Belki sadistçe bir hisle döküldü saklı kutudan,
yazıldı o kahrolasıca denilerek bakılan ellerden.
Yine de paramparça oluşu seyretmek hiç bu kadar zevkli olmamıştı.
İthaf edilmedi, edilemedi kimselere.
Günü geldiğinde gerçekleşen kehanet gibi, gider bulur sahibini ve öldürürdü.
Bu, şefkatti ya da korku...
Derinlerinde yüzülse de yalanların, izin verilmedi ne kıyıya yanaşmaya
ne de tamamen dibe batmaya.
Çırpınışlar...
Balıklar hafızalarından olması gerektiği gibi saniyelerle yarışarak sildiler bu çağrıyı,
dalgalar olanca gücüyle uzaklaştırdı canlı olan her şeyden bu vahşi manzarayı.
Mezar sahibini ararken, yalnız sahip bilmeliydi işin aslını.


Dipsiz kuyu

Dipsiz bir kuyuymuşsun bana göre, aradığımı bulmaya çalıştığım.
Nafile dolandığım ıssız bir orman...
Anladım ki, benim aradığım sende olacak kadar önemsiz değil.
Anladım ki, yüreğimde yaktığım sevda ateşi senin yoluna ışık tutabilecek kadar ucuz değil.
Anladım, geç de olsa anladım.

Sensiz kendimi eksik hissettiğimi sanıyorsam,
diğer yanım sende bulunabilecek kadar kolay olmadığındandır.
Ben senin özleminle yanmadım ki sevgili,
ben hayal kırıklığıyla yandım.
Yine de sağ ol ki aradığımı bulabilmem için bana hayat dersi oldun.
Var ol ki, sendeki eski ''ben''e bakıp da
senden ayrılmış yolumun ne kadar kıymetli olduğunu hatırlayabileyim.

Ve git uzaklara sevgili,
çok uzaklara.
Adımın bile duyulmadığı, iki günlük eğlencelerinle gününü gün edebileceğin,
bende ''anı'' olarak bile kalamayacağın kadar uzaklara git.
Sensiz her şey tatlı birer anıyken zaten.
Dün bir yaşına daha girdin. Bense seni tanıdığımda bir yaşıma daha girmiştim çocuk aklımla.
Kısacık bir hikayeydin, üç beş sayfa yetti okuyup başucu yapmaya.
Fakat sonra şehirler virgülleri koydu araya,
yıllar boşluklar bıraktı  kelimelerin arasına,
yollar farklı satırlara indi birer birer.
Değişmeyen şey, büyük harfle başlamak gibi olan hatıralardı.
Herkesin kendi yeni hatıralarına büyük harfle başlaması...
Yine de kelimelerin artık acıyı haykırmıyor olması güzeldi.
Güzel olan buydu.
Senin hayatına düşmeden devam edebilmen,
benim bunu perde arkasından gülümseyerek izlememdi her yeni yaşında,
her geçen yılda.
Sana verdiğim sözü tutmaktı bu.
Hala sana ulaşabilme imkanım varken, gururumun kalın duvarlar örüp gücümü tüketmiş olmasıydı.
Her şey olması gerektiği gibi olmalıydı.
ve öyleydi.
Bu bile gayet güzeldi.
    Biz, O'nun bize sunduğu süslü, gümüş tepsiyi alıp kirli, paslı bir metal yığını haline getirdik. Bu yüzden kirlendi ellerimiz, paslandı kalbimiz. Üstü tüllerle örtülü, gizli, tatlı helalleri alıp üç günlük, beş para etmez haramlara çevirdik.
Kendimiz edip, kendimiz bulduk. Ama anlamadık. Hatayı hasta zihnimiz dışında herkese, her şeye yükledik.
Yanlış kişiler, yanlış zamanlar, yanlış mekanlar, yanlış yollar, yanlış kararlar...
Oysa bizdeydi yanlış. Hasta olan bizdik. Kir pas bizim yüreğimizdeyken, kör gözlerimizle karşılaştığımız durumlardan pişkince hayır bekledik.


Hak

   Herkesin var bir hikayesi. Unutmaya çalışıp da unutamadığı. Gömmeye çalışıp da hortlak gibi karşısında bulduğu. İnsanlar dışlayamaz hikayelerini. Kendi özlerinden parçaları…
   Çocukça başlamıştı onların hikayesi. Çocuksu ürkeklikler, çocuksu bakışlar, çocuksu kıskançlıklar. Bir şey nasıl başlarsa öyle devam eder mi? Peki başladığı gibi biter mi? Çocuksu saflıkta devam etmiş bir süre onlarınki de…
Ama olacak varsa olurmuş ya, oluvermiş işte. Sakınan göze çöp batarmış. Kara kediler uyumazmış. Çünkü şehirler, sokaklar, caddeler, ortamlar çekiverirmiş insanı içine. Uzaklaştırırmış insanları, fesat karıştırırmış aşklara. Onlarınki de böyle bir kördüğüme bulanmış. Belki de esas kızın beklentilerini karşılayamamış esas oğlan, o sahnede. Zayıflayan ipleri çocuk koparmış. Bir anda, sebebsizce…
   Biri yoluna devam etmiş, diğeri bakakalmış arkasından. İkisi de böyle bir sonu yakıştıramamış bu sevgiye. Böyle, bitmemeliymiş.!
   Yıllar geçmiş. Herkes kendi rotasını çizerek ilerlemiş hayat yolunda. Farklı kişilerle, farklı mekanlarla, farklı olaylarla… Büyümüşler. Büyümüş her şey. Duygular, düşünceler, acılar, mutluluklar, hayatlar… Onlarca soru işareti kalmış birinde, sormaya fırsatının olmadığı. Onlarca pişmanlık kalmış diğerinde, bir anlık ruh halinin sonunu getirdiği… Soru işaretleri, keşkeler, belkiler, anılar… Hepsi maziye gömülmeye çalışılmış. Gömülemeyen tek bir şey varmış: Hak! Allah’ın bile ‘’Kulum, karşıma kul hakkıyla gelme.’’ Diyerek yalnızca hak sahibinin affedebileceği bir yük; kul hakkı…


Gri

Kapattı tüm kapıları.
İyi kötü, yalan gerçek ne varsa doldurdu bir kutuya, sıkıca kilitledi.
Bir daha açmamak üzere...
Suskunluğun koynuna attı kendini, onun yaptığı gibi.
Kopardı dilini tüm duyguların, bir daha hiç dile gelmemeleri için.

İdam sehpasının geldiği gün, titrek sesine acıdı.
Sanki başka bir hikaye sergileniyordu da sahnede,
o da hem acıyor hem kızıyordu oyunculara.
Ne vardı bu kadar sahici oynamasalardı?

Biliyordu,
dayanabileceği duvarlar olmasa,
sağ kalamazdı.

Mavi ve pembeyi severdi ya en çok, ikisi de ona özel diye.
Aynı onun da O'na Özel olduğu gibi...
Şimdiyse en çok Gri'yi seviyor.
Dibe batış mı, kurtuluş mu ayırt edemediği için.
Ve bir daha bu gri şehrin tüm yollarını rengarenk boyayamayacağı için,
hep gri kalacağını sanıyor.


http://www.youtube.com/watch?v=j436O4HHhLY


yokluk mu? varlık mı?

Yokluk, varlıktan sonra gelir; sözlükte bile. Sanarız ki bir şeyin yokluğunun hissedilebilmesi için önce var olması, varlığının tadılması gereklidir. Değil mi ya, var olmayanın yok olabilmesi olanaksızdır. Varlığı kaybeder, sonra tadarız yokluğu.
Sorgulamak lazım öyleyse, ya biz yanlış yönden okumaya başlamışsak? Çoğu zaman bitiş sandıklarımızın başlangıç olması gibi, sözlüklerin sonu da aslında başıysa? "Son" diye adlandırdıklarımız "ilk" ise? Ya varlıktan önce geliyorsa yokluk?
Yoklukta bulunabilir mi varlık?
Yokluğu tadıp yoklukta kaybolup da gün gibi doğan, gün ışığı gibi ısıtan varlık..


empati

Bugün Kizilay'dan 541e bindiğimde kafayı koyup uyumaktı niyetim Eryaman'a kadar. Karı-koca iki kişi daha bindi. İlk duraktan sonra bindikleri için yer yoktu. Kadına yer verildi, adam ayakta kaldı. Çok yorgundum. Kimse kalkmadı. Tam önümde oturan, son ses müzik dinleyip pıt pıt msjlaşan liseliler de kalkmadi. Mecbur kalktım. "Yok rahatsız olma" dedi. Israr edince oturdu. Necatibey'den Kentpark'a geldiğimizde kalktı, benim oturmam için ısrar etti. Olmaz desem de zorla oturttu. İlk defa böyle bir şeyle karşılaştığımdan çok şaşırdım. Eryaman yolunun uzun, kendisinin de çocukları olduğunu, dersten kurstan çıkan öğrencilerin nerdeyse ayakta uyuduklarını, onları öyle görünce dayanamayıp kalktığını onları oturttuğunu söyledi. Ne kadar içtendi.
Biraz zaman geçti. Gün boyu çokça ayaküstüydüm ama amca öyle iyi niyetliydi ki kıyamadım, Zırhlı Birlikler'de tekrar yer verdim. Yine biraz oturdu, duramadı yine beni oturtmak istedi. Ben kabul etmeyince başka bir öğrenciye yer vermek istedi. Diğer öğrenci de kabul etmedi.
Amca yol boyunca 4 kez oturup kalktı. Çok düşünceli bir insan olduğunu söylemesem rahat edemezdim, O ne kadar da mütevaziydi. Öyle ince ruhlu, öyle düşünceliydi ki sağında solunda önünde arkasındakileri de etkiledi. Kendisiyle birkaç kişi de ayaktakilerle yer değiştirdi. Keşke dedim, keşke hepimiz senin gibi olsak. Yaşlılara yer vermemek için kulaklığımızı takıp camdan tarafa dönmesek, görmezden duymazdan gelmesek. Aksine yer vermek aklımıza gelmediğinde veya rahatsızsak da kimileri azarlamasa gençleri. Gerçekten bizim de okulda yorulduğumuzu anlasa en azından orta yaştaki insanlar.
Empati yapılınca, kendinden önce karşıdakini düşününce, bir fedakarlıkta bulununca ve en önemlisi dilimizden zehir değil bal damladığında, unutulmayacak bir anı haline geliyor 1 saatlik yolculuk bile.


düşünce özgürlüğü

''Düşünce özgürlüğü'' ile ''karşıdakinin düşüncesine saygı duymak'' tek şeritli bir yolda giden iki araç gibidir. Biri önde ise diğeri arkadadır. Her ikisi de öne geçmek istediği için çarpışmaları an meselesidir. Nasıl ki iki aracın yanyana birlikte gidebilmeleri yolun ilerde genişleyip genişlemeyeceğine bağlıysa, karşıdakinin düşüncesine saygı duyarak kendi düşüncenizi savunmak da bakış açınızın ne kadar geniş olup olmadığına bağlıdır.


Bir tarih sınavı öncesi iyi uykular

Geldi çattı İnkılap Tarihi sınavı. Bu defa konular derste de işlenmeyen, II. Dünya Savaşı sonrasını kapsayan konular oldu. Bir zorlandık bir zorlandık çalışırken sormayın. Okuyalım diyoruz oku oku bitmiyor, altını çizelim diyoruz bi de bakmışız koca paragrafı çizmişiz, özet çıkaralım diyoruz yaz yaz ellerimize kramplar giriyor. Ama yine de aklımızda bir şey kalmıyor. Halbuki bunlar yakın döneme ait olaylar. Tarihe çalışırken bu kadar zorlanmamıştık ya hani? Osmanlı ve Milli Mücadele dönemi kolaydı ya hani? Aslında onlar da çok uzun ve ayrıntılı konulardı. Ee bunda niye patladı öyleyse? Dünya büyük mü geldi?

Çünkü onları senelerdir ders olarak müfredata konuluyordu. Her ne kadar ezberleyip sınavdan sonra unutacağınızı düşünseniz hatta çoğu zaman öyle olsa da tekrar bir göz attığınızda hatırlamanız çok daha kolaydı.
Kaldırılmasını istiyoruz ya bu dersin, merak ediyorum tarihimizi ne kadar bildiğimizi ve bu gereksiz özgüvenimizin sebebini? Zaten okuyan insanlar değiliz. Okursak da popüler aşk romanlarından sıra gelmiyor tarih kitaplarına. Hem okurken onları sıkılırız da canım, canımıza kastımız mı var? Gazete, TV mi? Onların da bizden tek farkı kukla rolünü iyi oynayabilmeleri. Kütüphane devri de kalmadı artık. Dedelerimizden kalma ansiklopedilerimiz, tarih kaynaklarımız salondaki raflarda süs niyetine duruyor. Arada ninemiz tozunu alıyor işte. Hem devir de değişti. İnternetle her şey elimizin altında değil mi? Ama interneti de sosyal medya için, bağımlısı olduğumuz oyunlar için, dile getirmeye bile utandığım abuk sabuk şeyler için kullanıyoruz ne de olsa. Gerçi dünyada bir şey olursa facebookta, twitterda paylaşırlar zaten. Biz de doğru mu yanlış mı bilmeden çat paylaşırız. Öyle komik ama bir o kadar da inandırıcı haberler, olaylar, bilgiler yayılıyor ki bu kadar mı safız demekten alamıyorum kendimi. Biz olmayalım da kim olsun. Babamızın doğruları da hazırdı ne de olsa, iyilik yaptıklarını sanıp aşılaya aşılaya bitiremedikleri. Ondan bundan duyduğumuz yorumları kendimiz düşünmüş gibi söylüyoruz da hem, daha ne olsun. Tarih tekerrürden ibaretti ya hani, geçmişi bilmiyoruz ki günümüzü yorumlayalım ! Eh, gelecek de bir kör kuyu işte. Düşünmeden, okumadan, yorumlamadan, kafa yormadan bir insan olarak ne farkımız var diğer varlıklardan?
Sonra ''insanlık nereye gidiyor?'' Bunu da ordan burdan duya duya ağzımıza sakız ettik ya zaten.

Evet uzun, evet zor, evet uğraştırıcı biliyorum. Ama boşverelim ya. Galatasaray, Fenerbahçe tarihini adımız gibi biliyoruz ne de olsa. Dün akşamki dizinin her sahnesini onlarca kez anlatabiliyoruz ne de olsa. Anlata anlata bitiremiyoruz ne de olsa. Benim de gece yarısı derdim neymiş ki nasıl olsa. Neymiş bu ukalalık, çok biliyormuşum da iyi yorumladığımı sanıyormuşum zaten. Bence de ya, derdim neyse. Ben de bir şey bilmiyorum ki zaten, konuşuyorum öyle. Uyuyalım hadi. Hep uyuyoruz ne de olsa. İyi geceler, iyi uykular.


Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer






Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer, ne tam bir kişisel gelişim kitabı ne öğütler dizisi ne de bir macera romanı tek başına.. Hepsinin bir harmanı. Çocukluğu ve gençliği zor geçmiş, zorlukların karakterinde açtığı yaralarla mutsuzluğa gömülen bir adamın Eyfel Kulesi’ndeki intihar niyetiyle başlıyor olaylar. Olaylar olayları kovalayıp sırlar sırları açıyor. Bir dizi oyun ve görevlere mecbur bırakılıp böylece engellerini aşan, korkularını yenen bir kahraman var karşımızda. Aslında hepimizin olmak istediği insan modeli..

Günümüzün modern yaşamını benimsemiş insanlar olarak ortak problemimiz kuşkusuz özgüvensizlik, aşağılanma duygusu, medeni cesaretsizlik, kabul görememe korkusu.. Bu yüzden kendimiz olmaktan kaçıyor, olmamız gerektiğini sandığımız tek tip insan modeline bürünüyoruz. Değişmek, aşmak istiyor ama bir yolunu bulamıyoruz.

İşte Tanrı Daima Tebdil-i Kıyafet Gezer’de de okurken aynı olayı kendinizin de defalarca yaşamış olduğunu görüyor, hatta içinizden ‘’bu sabah aynı böyle olmadı mı?’’ diye geçiriyorsunuz.

İyi bir kurgusu ve ilgi çekici benzetmeleriyle çevirisinin de iyi olduğu kuşkusuz.

Bir elinizde kalemle, cümlelerin altını çize çize okumak isteyeceğiniz bir kitap.



http://elestiri.birazoku.com/tanri-daima-tebdil-i-kiyafet-gezer/


Katre-i Matem






Bir devrin çığlığı! Binbir nakışla bezeli, göz alıcı örtüsünün altında yüreği kan ağlayan bir İstanbul… Türlü entrikalara sebep olmuş ve bir döneme ismini damgalatmış çiçek: lale. Tarihte bir devrin muhteşem görkemini ve karanlık yüzünü aynı anda gösteren bir eser…

Kitabın ilk sayfalarında Pala’nın da belirttiği gibi meçhul bir yazarın kaleminden ve vicdanından, faili meçhul cinayetlerin, dönen dolapların, batakhanelerin gün yüzüne çıkarılması usta bir kurguyla verilmiş. Böyle bir olaylar zincirinde siz de ister istemez olayların içine giriyor, sayfalar ilerledikçe sizi neyin beklediğini bilemeden sürükleniyor, bir dağılıp bir toplanıyorsunuz. Kimi zaman yüreğiniz aşka gömülüyor, kimi zaman acılarla kıvranıyor, kimi zaman intikam ateşiyle yanıyor, kimi zaman da lalenin büyüsüyle mest oluyor kahramanlarla birlikte. Çünkü kahramanlarımızın her biri bizden, içimizden biri; geçmişimizden birer parça… Anadolu’dan Avrupa’ya, Üsküdar’dan İstanbul’a uzanmış gibi geçmişimizden geleceğimize, aklımızdan kalbimize uzanan bir köprü…


http://elestiri.birazoku.com/katre-i-matem/



seyyah

Hep böyle mi olur? Gelirken hep bi alışmayayım, benimsemeyeyim çabası.. Giderken hep bi burukluk, bi iç sıkıntısı.. Evin için, ailen için, dostların için, sevdiklerinin için, veda ettiklerin için, hatta veda edemediklerin için, sesini, yüzünü bile unuttukların için..

Dünya bir han ise, seyyahsın sen. Benimseyemezsin yattığın yatağı bile. Senin gibi nicesi uğrar, bir bir giderler arkalarina bile bakmadan. Göz göze gelirsin bi an hancıyla. Bir gün alır atını, sen de gidersin başka diyarlara. Unutur gidersin seslerini, senin gibi bi soluklanmaya gelenlerin.

Dünya bir trense, yolcusun sen. Göremezsin diğer vagondakileri. Bir görsen, tanısan, bağlanamazsın yine de. Zaman geldiğinde inerler herhangi bir durakta. El sallamak istersin, yolun açık olsun demek. Umursamazlar, belki daha iyimserce unuturlar. Başka bir durakta sen de inersin, elinde rengi solmuş yıpranmış bir bavulla. Sen de unutur gidersin yüzlerini, bir vedayı çok görenlerin..


sevgimizi nasıl gösteriyoruz?

Aslında sizi seven insanlar tahmininizden de çok. Sadece sevgilerini gösterme şekilleri farklı farklı. Kimisi dile getirir, kimisi arar sadece "n'aber" der, kimisi çaya çağırır, kimisi çikolatasının son parçasını sizle paylaşır, kimisi de siz bilmeseniz de sizin için dua eder.


karakalem

Özenle çizdiğiniz karakalem resminizin bir silgiyle yavaş yavaş silindigini düşünün. Desenleriniz anlamli şekillerinden çıkacak; karmaşik,silik,bulanik bir hale gelecek. Sildikçe bembeyaz kağıdı da elde edemeyeceksiniz. Hem resminizden hem silginizden hem kagidinizdan olacaksiniz. İşte biz de maneviyatımızı,manevi degerlerimizi kaybettikçe kendimizi kaybediyor, yavaş yavaş silik,bulanık bireylere dönüşüyoruz. Bizimle birlikte hayattaki anlamlı desenler de anlamini yitiriyor. Hem huzurumuzdan hem ruhumuzdan hem insanligimizdan oluyoruz.


İzgören'den

"Öyle bir dünya olmaya başladık ki insanlar giyimleriyle karşılanır,kuşamlarıyla uğurlanır olmaya başladı.
Telefon markanız kişiliğinizi belirler oldu. Kullandığınız cep telefonu hattı,sizin özgür olup olmadığınızı gösterir oldu. Sigara markanız sizi maceracı yaptı. Dondurmayla seksi birleştirdiler beyninizde. Kullandığınız araba,sizi Amerikan aktörleriyle özdeşleştirdi. Hayattan zevk almak için belirli marka içecekler içmek zorunda kaldik.
Farkında mısınız, yedi cüceler artık ancak masallarda mutlu olabilirler. Bugünün dünyasında Pamuk Prenses suratlarına bile bakmazdı. Onu magazin programlarında saçı jöleli, ağır parfümlü, iki cümleyi bir araya getiremeyen, gece bile güneş gözlükleriyle dolaşan züppelerle görürlerdi ancak. Yedi cücelerin böyle bir dünyada hiç şansları yok. Ancak bir Ferrarileri, ellerinde bir Cola şişesi, Gucci ayakkabılar, saçları da jöleli olursa biraz şansları olabilir.
Mevlana diyor ki: 'Ne insanlar gördüm üstlerinde elbise yoktu, ne elbiseler gördüm içinde insan yoktu."
Hayatınız BBG evine döndü.
Hayatla aranıza firmaları sokmayın.
Saatiniz sadece saati göstersin."

Ahmet Şerif İzgören, Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır


güven üzerine..

Birine güvenmek için onu iyi tanımamız gerektiğini sanıyoruz. Tanımak için çokça zaman geçmesi gerektiğini.. ve bu yüzden güvenin zamanla oluştuğunu..
Birkaç günde, birkaç ayda insan tanınabilir mi? Birkaç yılda? Ya onlarca yılda? Öyleyse o geçmesi gerektiğini sandığımız çokça zaman geçtikten sonra tanıyamadığımızı bir anda anladıklarımız neyin nesi?
Güven tanımaya, tanımak zamana bağlıyken; güvenmek de dolayısıyla geçen zamanın uzunluğuna bağlı olsaydı oluşması yıllar alırken yıkılması saniyelerle ifade edilmezdi. Güven, koşullu ve anlık oluşan bir bağ oldu günümüzde. Günden güne,kişiden kişiye,menfaatlerimize,çatlak psikolojilerimize göre değişen,varlığından yokluğundan emin olunamayan.. Emin olduğumuz tek bir şey var ki, o da güvenme isteğimiz. Hepimiz bir yerlerde birilerine koşulsuz güvenmek istiyoruz.


Kürk Mantolu Madonna'dan

"Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantigimizla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mi, diye düşünmek nasıl aklimiza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk. Acaba hakikaten böyle miydi?"

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali


simyacı

Mutluluğu başkalarının gözlerinde saklı olduğunu sanıyor, bir ömür arayıp duruyoruz. Onu hevesle isteyen, geldiğinde koşmaya hazır bekleyen bizler, beliren her silueti aslı sanıyoruz. Bilemiyoruz ki başka gözler buna sadece sebep olabiliyorlar, kaynak değil. Asıl hazinenin yanıbaşında olduğunu anlamak için bir dünya dolaşan simyacı karakteri gibiyiz. O kadar bağlamışız ki mutluluğumuzu başkalarının gözlerine, kendi içimizde saklı olduğunu görebilmek için daha kaç çift gözde hayal kırıklığına uğrayacağız bilemiyoruz. Olsun yine de, en etkili öğretmen tecrübeymiş. Belki kırıklarımızı yüreklerimize gömerken simyacı gibi buluveririz aradığımızı yanıbaşımızda.


gelen gideni aratır mı?

Zamanında saatlerce muhabbet edebildiğiniz insanlarla gün gelir iki çift laf edecek ortak noktanızın kalmadığını fark edersiniz. Son günlerini yaşayan çiçeklerinki gibi hüsrandır duygusu. Tam aksine de tadına doyulmayan muhabbetler edebileceğiniz, birlikte harcadığınız zamanı dolu dolu geçirdiğiniz insanlar girebilir hayatınıza. Sağanak sonrası gökkuşağı misalidir.
Hayatımıza aldıklarınız, yol verdiklerinizden çok daha hayırlı olabilir adınıza. Gelenler gidenleri aratmaz her zaman. Bazen gelenler öyle sağlam gelirler ki gidenlerin kalıntılarını da süpürür, işinizi kolaylaştırırlar.


anne

Eve gelindiğinde girer girmez alınan anne yemeği kokusu;
yolunu gözleyen,azıcık geç kalsan pır pır eden anne yüreği;
eve geldiğinde gülümsemeyle karşılayan anne yüzü;
çamaşırların yıkanıp kurutulup üstüne kimi zaman ütülendiği, bulaşıkların zamanında yıkandığı anne temizliği;
ders çalışırken gelen anne meyvesi;
biraz soğuk alacak olsan daha öksürmeden gelen yoğun anne şefkati;
her derde deva, diplomasız doktor anne ilacı;
geceleri sen kaçıncı rüyandayken gelip sarkmış battaniyeni düzelten,sırtını örten anne eli;
dünyadaki herkes canını sıksa bile hiç eksilmeyen anne sevgisi;
sıkıldığında iki çay koyup oturup konuşabileceğin, sığınabileceğin liman anne sohbeti..

Belki harfi harfine değildir ama eminim bunlardan en az birini yaşıyorsunuzdur. Çoğu zaman yanımızdayken bilinmezmiş değeri, sahip olunanların. Kaybedilince veya hasret kalınca anlaşılırmış kıymetleri. Ailesiyle yaşayan, eve geldiğinde sıcak bir tabak yemek ve güleryüzle karşılanan şanslı arkadaşlarım; sahip olduğunuz şeyin ne kadar büyük ve önemli olduğunun farkındalığıyla gidin o özveri yumağının yanağına bir öpücük kondurun, tatlı rüyalar dileyin.


ne kadar bilirsek o kadar da yanılırız

Ne kadar bilirsek, ne kadar şey öğrenirsek o kadar kültürlü olacağımızı, o kadar da kendimizi geliştireceğimizi sanıyoruz. Her şeyin azı da fazlası da zarar olduğu gibi, bilginin de azı da fazlası da zararlı olabiliyor. Bunların başında da psikoloji geliyormuş. Psikolojiyle ilgilenmek zevkli, araştırmak güzel ama ne kadar çok şey bilirsek o kadar kendimizi irdelemeye başlıyormuşuz:

''Küçüklüğümden beri çok sinirliyim, anksiyetem mi var?''
''Düşüncelerimi toplayamıyorum acaba bende düşünce bozukluğu mu var?''
''İçimde konuşan birisi var, şizofren miyim?''
''Çizgisiz kağıda düz yazamadığım zaman silip silip baştan yazıyorum, acaba OKB'li miyim?''
''Bir mutlu bir mutsuzum acaba manik depresif psikoz muyum?''

Belki sinirli bir yapınız var.
Belki bugünlerde çok yoğunsunuz ve düşüncelerinizi toplamakta zorluk çekiyorsunuz.
Aslında herkesin içinde konuşan bir ses var siz de bugünlerde olayları fazlaca değerlendiriyorsunuz.
Sadece biraz fazla mükemmelliyetçisiniz, kağıdınızın da kusursuz olmasını isteyebiliyorsunuz.
Çağın değişken dünyasında gün içinde mutluluk ve mutsuzluk oranınız değişebilir doğal olarak.

Tam da tersi eğer ortaokul yıllarınızdan beri evlilik, çocuk ve aile yapısı üzerine araştırmalar ve okumalar yaptığınızı söylediğinizde de ''yanımda aile terapisti olarak çalışabilirsin'' gibi bir teklif de alabiliyorsunuz.

Bilmek güzel şey fakat sahip olunan bilginin bizi nereye götüreceğini kendimiz kontrol etmek zorundayız.

(bir psikologla konuşmamdan alıntıdır)


Fb:
https://www.facebook.com/notes/esranur-y%C3%BCksel/ne-kadar-bilirsek-o-kadar-da-yan%C4%B1l%C4%B1r%C4%B1z/10151715557333092


Fıstık Oğlan'dan Mert Paşa'ya

Mesai saati bitti. Yine bir iş çıkışı İstanbul’un lanet trafiğinde sabırsız şoförler, insanın sinirini hoplatan kornalar ve yorgun insanlarla bir yolculuk daha başlıyor. En azından bir buçuk saati buluyor eve varışım. Tarık yiyecek bir şeyler yaptı mı acaba?Umarım geçenki gibi makarnaya sarımsak koymayı denemez yine. Yoksa yine pizzacı bizi bekler. Otobüs sırası yine...Dünyanın en uzun yılanı ne acaba? Neyse işte sıra onun kuyruğu gibi. Çabuk gelse bari bizim körüklü. Elektrik faturasının da son günüydü bugün. Evden çıkmadan buzdolabına yapıştırmıştım, geçenlerde sucunun zorla elimize tutuşturduğu magnetle. Yatırmıştır onu da umarım. Yapacak başka bir işi yok nasıl olsa. İşten çıkarılalı iki buçuk ayı geçti. Bunalıyor evde. Ve tüm sinirini de benden çıkarıyor. Sonunda geldi otobüs. Şanslı günümdeyim, son boş kalan ikili koltuklardan birine yerleşebildim. Yol uzun, rahat bir yere yerleşmek önemli. İşten daha çok yoruluyorum dönüş yolculuğunda. Fakat bir bakımdan da iyi oluyor, uzun yol düşünme fırsatı veriyor bolca. Gerçi düşünmenin faydasız olduğu adamlardan biriyim ama yol başka türlü geçmiyor. Otobüs hareket ettiği an kafamı yaslıyorum yine cama.

Annemle babam ayrıldığında kundakta bir bebekmişim. Alkolik kocasının dayağından bıkan annem bir gün beni alıp baba evine, Kırıkkale’ye, dönmüş. Babamın ne kadar umrundaymışım ki aramamış hiç bizi. Annem boşanma davası açtığında mahkemelere bile gelmemiş. Kimbilir nerelerde ziftleniyormuş anneannemin dediğine göre. Biz geldikten iki sene sonra dedem vefat etmiş. Böbrek yetmezliği varmış zaten. Hayal meyal hatırlarım dedemi. Altı kız kardeşin en büyüğü ve evli olanlardan da birisi olan annem dedemin vefatıyla çalışmak zorunda kalmış. En büyük teyzem Antalya’da yaşıyormuş o zamanlar. Ben de teyzelerimle büyüdüm, evdeki tek erkek çocuk olduğum için üstüme çok düşerlerdi. Evde sadece benim doğum günüm kutlanırdı,dişlerinden tırnaklarından artırdıkları paralarla en güzel hediyeleri bana alırlardı. Teyze değil abla derdim onlara. Ablalarım, yani teyzelerim, o kadar benimsemişlerdi ki beni birbirlerinin yanlarında nasıl rahatlarsa ben varken de farksızlardı. Yanımda soyunmaya dahi çekinmezlerdi. Biraz havailerdi. Büyüdükçe bana değil kendilerine almaya başladılar en güzel kıyafetleri. ‘’Fıstık Oğlan’’derlerdi bana. Oysa ki annemin ve anneannemin gözünde ‘’Mert Paşa’’ydım. Öyle olmadığını anlamak için yılların geçmesi gerekiyordu.

Kendimdeki değişiklikleri ilk on dört yaşlarımda fark ettim. Mahallede, iki sokak altta, köşedeki bakkalın üst katında oturan bir çocuk vardı: Abdullah. Benden dört yaş büyüktü. Ona ilk bizim sokaktaki bakkalda ekmek kalmadığı için aşağıdakine gönderildiğim sıradan bir günde rastlamıştım. Bakkal Rahmi amca Abdullah’a derslerinin nasıl gittiğini soruyordu. Hangi okula gidiyordu ki. Hiç görmemiştim bu civarda. Abdullah o gür sesiyle tatilden sonra derslere girmenin zor olduğunu ama iyi bir üniversite kazanmak istediğini ve şimdiden çok çalışması gerektiğini oldukça net bir şekilde söylüyordu. Rahmi amcanın‘’Allah yardımcın olsun evladım’’ dilekleriyle arkasını dönüp gitmeye niyetlendiği sırada göz göze gelmiştik, gülümsemişti. Geçip gitmişti yanımdan.Sokakta bana ‘’piç’’ diye bağırıp üzerime yürüyen büyük çocuklarınki gibi değildi gözleri.

Artık bizim sokaktaki bakkalda ekmek olsun ya da olmasın Rahmi amcanın dükkanına gidiyordum her şey için. Anneannem neden geç kaldığımı sorup kulağımı çektiğinde de bizim sokaktakinde ekmek kalmadığını söylüyordum. Değişik çocuktu Abdullah. Zaman zaman onu mahalle camisinde görürdüm. Ben hiç gitmemiştim camiye. Merak ettim bir gün, ben de girdim içeriye. Eğilip eğilip kalkıyordu Abdullah. İşte orda ilk kez selamlaştık.

Abdullah’a hiç açılamadım. Hislerimi kendime bile itiraf edememiştim henüz. O da hiç bilmedi doğal olarak. O sene üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitti. Dünyam başıma yıkıldı. Sonraki üç sene duygularımla, kendimdeki değişikliklerle boğuşarak geçti. Erkeklere karşı mesafeliydim hep. Arada bir bazıları fiziksel olarak aklımı meşgul ederdi.Onlarınsa tek derdi kızların göğüsleri ve kalçalarıydı. İki laflarından biri bunlardı. Ben hiç katılamadım onların bu muhabbetlerine. Küçükken ‘’piç’’derlerdi. Sonraları ‘’top’’ yakıştırmasını da yedim ve daha da uzaklaştım kendi deyimleriyle ‘’maço’’ hemcinslerimden. Aksine sınıftaki kızlarla aram çok iyiydi. Severlerdi beni. Kendilerine yan gözle bakmadığım için takdir ederlermiş. Farklıymışım ben diğerlerinden.

Evet farklıydım. Ama onların tabir ettiği bir farklılık değildi bu. Kendime bile itiraf edemediğim, beynimi kemirip bitiren bir farklılıktı. Çevremdeki kimseye açıklayamıyordum. Zaten küçük bir şehirde yaşıyorduk. Ben bu şehirde olmaması gerekendim, şehrin insanlarına göre.

Aklımda fikrimde Abdullah vardı. Liseyi bitirip sınavlara girecek ve doğru İstanbul’a gidecektim. Lise son sınıfa geldiğimde artık ablalarımın da bazılarının çalışmaya başlamasıyla dershaneye gönderdiler beni. Hedefim ne olursa olsun İstanbul’du. Sınava girdim ve sadece İstanbul’u yazdım tercihlerime. İTÜ Mimarlık’ı kazandım o sene. Annem gözyaşlarına boğuldu.

İstanbul’u kazanmanın her şey demek olmadığını o sene anladım. Abdullah’la aynı üniversitede olmanın ona kavuşmak olmadığını da.. Bir süre araştırdıktan sonra mezun olduğunu ve Amerika’ya gittiğini öğrendim. Bir kez daha yıkıldım. Seneler boyunca ona kavuşmanın ve duygularımı açıklamanın hayalini kurmuşken avuçlarımdan kayıp gitmişti Abdullah. Çok uzaktı Amerika. Cebimde gidebilecek kadar para yoktu. Hadi gittim nasıl bulacaktım?

İşin gerçeği, bir daha onu asla bulamayacaktım. Kabullendim. Kabullenmek zorunda kaldım. İlk senem bocalayarak geçti böylece. Üniversitede kendim gibi insanlarla tanıştım. Onların arasında daha rahattım. Bazıları biliyordu,anlıyordu; birlikte dolaştıklarımdan. Onlar yokken rahat olamıyordum. Küçücük oluveriyordum oturduğum yerde.

Üniversite dönemimde gelip geçici ilişkilerim oldu. Hepsi benim gibiydi. Kadınları çok ağlattım, istemeden. Yakışıklı olduğumu söylerlerdi. Duygularını ifade eden kadınlara karşılık veremiyordum. Kadınlar iyi arkadaşlardı ama onlara bakamıyordum hemcinslerimin gözüyle. Bir defasında açıklamak zorunda kalmıştım.Çok üzülmüştü kızcağız. Elimden bir şey gelmezdi.

Mezun oldum. İstanbul’da kalmaya karar verdim.Çok nadir gidiyordum annemlere. Her gittiğimde suçluluk duygusu yiyip bitiriyordu dönene kadar. Erkek bir mimar olmanın avantajı (ki benim için dezavantaj olacaktı) şantiyelerde çalışabilmekti. Hemcinslerimle doluydu şantiyeler. İşime odaklanamıyordum. Ordaki işimi bıraktım ve kadın bir mimarın ofisinde başladım. Tarık’la da orda tanıştım. Ofiste çalışmaya başlayalı bir yıl henüz olmuştu ki, Zülal Hanım ofise bir inşaat mühendisi aldı. Tarık.Sonradan öğreneceğim üzere Zülal’ın erkek arkadaşıydı. Fakat bu birlikteliğimize engel değilmiş ki Tarık’la yakınlaşmamız başladı.

Bir süre gizli kapaklı devam ettik. Tarık ikimizi birden idare edebilmeyi başarmıştı. Ya da başardığını sanıyordu. Çünkü kısa bir süre sonra , nasıl fark ettiğini hala anlamadığım bir şekilde, Tarık’la ilişkimizi anladı ve ikimizi de kovdu Zülal.
Ben çok zorlanmadan yeni bir iş buldum kendime. Tarık ise evde. Gitgide benden daha da uzaklaştığını fark ediyorum.Zülal kabul etse geri dönecek gibi. Sürekli beni suçluyor. Böyle bir yaşamdan sıkıldığını ima ediyor. Geçen bana kaç yaşımdan beri böyle olduğumu sordu. ‘’Böyle derken?’’ dedim. ‘’Gay olarak yani?’’ dedi. Şaşkınlıkla yüzüne baktım. ‘’Hiç baba olamayacaksın biliyorsun değil mi?’’ dedi. ‘’Ben zaten baba nasıl olunur bilmiyorum!’’ diye bağırdım. Kapıyı çarpıp çıktım. O gün, gece üçü geçerken döndüm eve. Tarık uyumuştu salondaki kanepede. Uyanık olacağını tahmin etmiyordum, istemiyordum da zaten. Eyvaahh ! Durağı kaçırdım yine. ‘’Pardon bi’müsaade eder misiniz?Kaptan aç kapıyı, aç ! ‘’


Fb:
https://www.facebook.com/notes/esranur-y%C3%BCksel/farkl%C4%B1-bir-cinsel-kimlikle-hayat%C4%B1n%C4%B1z%C4%B1i%C5%9F-hayat%C4%B1n%C4%B1z%C4%B1-nas%C4%B1l-kurgulars%C4%B1n%C4%B1z/10151686489183092

Beklenen Deniz Feneri

Yalana tahammülümüz yoktu. Hele günü kurtarmak, geçici mutluluklar için söylenen yalanlara ise hiç. Dürüstlük, güvenin ve sadakatin bir ölçüsüydü. Yalan konusunda ne kadar hassas isek, itirafa da o kadar önem verdik. Dedik ki olmuştur, insanlık halidir söylenmiştir, zorda kalınmıştır, karşıdakini üzmek istememiştir. Dedik ki duymayalım başkasından, uzaktakilerden; yüreğimize yakın bulduğumuz gelsin, O dillendirsin, O döksün yüreğinden. Affederdik biz. Sevgi özleyen olduğu kadar affedendir de. Sevgi örter kusurları, onarır çizikleri, doyurur çatlamış toprakları. Yeter ki bir pişmanlık damlası olsundu, sevgi bin damla yağdırırdı, sunardı rahmet gibi yağmurunu. Fakat ya biz anlatamadık kendimizi ya da anlamak istenmedik. Belki de öyle iyi anlattık ki bir yalan diğerini doğurarak geldi zincirleme, uzaya uzaya günlere, aylara, senelere bindirildi. Bilmez sanardınız bizi. Kendinize pay çıkarırdınız belki. Belki köpeklerin kemiklerini özenle sakladıkları gibi siz de saklama yeteneğinizle övünürdünüz. Yanıldınız. Hissettik elbet. Yüreğimizle algılıyorduk biz dünyayı çünkü, anlamamış mıydınız hala? Yüreğimizle algıladığımız için diğer duyularımız kördü biraz. Aynı görme yetisini kaybeden birinin işitme yetisinin gelişmesi gibi. Hissederdik ama görmezdik mesela. Görmek istemezdik. Duyar ama duymazdan gelirdik. İnanmak istemezdik aslında. Ama hissederdik işte yine de. Nasıl hissetmeyelim ki? Gözlerinizden bir yıldız kayması gibi aniden geçen, belli belirsiz, sönmeye yüz tutmuş parıltılardı sizi ele veren. Zaten onu da saklamayı becerebilseniz, emin olun ayakta alkışlar, rol yeteneğinizin keşfedilmesi için elimizden geleni yapardık. İşte biz o en hassas noktamızdan kırılıverdik. Bilemediniz kırdığınız dalın büyüklüğünü. Kolaydı size. ''Kim dürüst ki şu zamanda?'' dediniz belki içten içe, kendinizi rahatlatmak istercesine. Ama biz hiç affedemedik sizi. Helal ettik hakkımızı, affedelim dedik ama karşı çıktı yüreğimiz. Ta Kabil'den bu güne; Habil'in de yerine, tüm yalanların, bencilliklerin adına haykırdı. Affedemememizi, gururumuza yediremememizi, gemileri yakıp gidebilmemizi abartı sandınız, anlayamadınız. Oysa biz kıyılarınızın doğal değil doldurma olduğunu anladığımızda yanlış limana sığındığımızı anlamıştık. Huzur ve güven dolu sandığımız limanımızdan değil sadece, tüm karadan vazgeçtik. Bir daha dönmemek üzere gitmek gerekti işte o zaman. Ne kadar kızdık kendimize bir bilseniz. Ne kadar kızdık iyi niyet sandığımız aptallığımıza. Zaman sularda da, denizlerde de, okyanuslarda da ilerlerdi elbet. Bazılarımız başka sulara yelken açtı, başka başka limanlara demir attı. Bazılarımız dibi görünmeyen sularda boğulmayı denedi. Bazılarımız ise gözden uzakta, ıssız bir adada sürgün hayatına mahkum etti kendini.. Bekledi zamansızca. Sular yükselsin, temizlesin peşimizden getirdiklerimizi diye bekledi. Başka hiçbir gemiyi de yanaştırmadı kıyısına. Medcezirler, son kalıntıları da götürene kadar, yelkenlerimiz gözyaşı misali yağmurlarla yıkanıp tertemiz olana kadar.. O bazılarımız biliyordu ki böyle sürgün ömre bedeldi, ne de olsa bir gün ulaşacaktı bir deniz fenerinin ışıkları ayak basılmayan sığınamıza, adamıza..



Her şeyin Fazlası Zarar

Twitter’da alıntı bir diyaloga denk geldim:

’’ - Yavrum , her şeyin fazlası zarar.
   - Peki , yaşamanın? ’’

Hiç olur mu, yaşamak her şeye rağmen güzel diyecekken aklıma takılıyor.


Mahallemizin bir sakini , Ali emmi hatta seslenirken kısaltır Alemmi derler O’na. Bense ‘’saçınızı sevdiğim’’ koymuştum nice sene önce adını. Ne zaman görse bizi , elinde bastonu sırtında kamburu koşar adım yanımıza gelir , ‘’saçınızı sevdiğim’’ der saçımızdan öperdi bizi. Hep gül kokar , gülerdi gül yüzü.

Seneler geçti , ben büyüdüm , Ali amca Ali dede oldu ama hiç değişmedi. Yine hep dilinde ‘’saçınızı sevdiğim’’ yine o gül kokusu ve yine gönlümüze güller serpen gül yüzü.. Ona baktıkça geçer mutlaka içimden ; keşke her mahallede olsa bir ‘’saçınızı sevdiğim’’, keşke hep saçımızı sevse , keşke hep gülse gül yüzü de kaybettiği hayat arkadaşını hatırladıkça ‘’seneler geçti ev bomboş , ihtiyarlık zor’’ deyip gözleri nemlenmese hiç..

Gerçekten yaşamın fazlası da zarar olabilir mi?

Bizim ‘’saçınızı sevdiğim Ali emmi’’ yetmiş küsür yaşında. Bir de bunun sekseni doksanı var.
Yaş ilerledikçe kum saatinden kumların kayıp gitmesi misali insan da kalan ömrünün avuçlarından kayıp gittiğini görüyor , sayıyor tek tek. Teknoloji ilerledikçe kuşaklar arası fark bir uçuruma dönüyor; torununun konuştuğu dilin yarısını kuşak farkıyla yarısını da ağır işitmeyle kaybediyor dedelerimiz. Tarih tekerrür ederken ; savaşlara , anaların ah’larına , babaların çaresizliklerine , çocukların gözyaşlarına tekrar tekrar şahit oluyor ninelerimiz. Daha çok zulüm görüyor artık bir çift cam ardından dünyaya bakan gözleri. İhtiyarlık teker teker götürüyor gençliğin neşesini , baharını. Bir hazan mevsimi esiyor , solmuş sararmış bir hüzün getirip oturtuyor yüreklerine. Hastalıklar , duygusallıklar , alınganlıklar peşpeşe diziliveriyor tespih taneleri gibi. Çok söyleriz ya , ‘’Allah kimseyi elden ayaktan düşürmesin’’ diye , ona ‘’Allah anayı babayı evlada muhtaç etmesin’’ de ekleniveriyor , kaynamış çorbaya bir de zehir zemberek acı biber eklenmesi gibi.
Bir tas çorba da zehir zıkkım olup diziliveriyor boğaza zaten.

İşte o itilip kakılan , saygı, sevgi ve ilgi mahrumu , kimisi huzurevinin bir köşesine kimisi sokaklara terk edilen , ’’artık al canımı Allah’ım !’’ diye yalvaranlar ; fazla yaşamanın zararını çeken solmuş bir gül yaprağı aslında.
Hepsi değilse ‘’saçınızı sevdiğim Ali emmi’’ gibi , hepsi değilse onun gibi gül yüzlü gül kokulu , hepsinin ortak özelliği fazla yaşamanın zararını çekmeleri..

Zararın neresinden dönülse kâr madem , onların bir köşeyi dönmeye bile halleri yokken , zararı hayıra kim çevirecek diye soruyorum , gecenin şerrini örtüp hayrı getiren sabaha..

Hayırlı sabahlar..                                          
                                                                                                           MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/yazarlar/her-seyin-fazlasi-zarar-makale,3769.html


elimizi VİCDANımıza koyalım !

Geçenlerde Sivas’ta yaşanan bir olay.. Arıcılıkla uğraşan komşusunun arılarının annesini soktuğunu iddia eden adam komşusunu Gıda Tarım ve Hayvancılık İlçe Müdürlüğü'ne şikayet ediyor. Arı kovanları bulundukları yerden kaldırılıyor. Karşı taraf da altta kalır mı? O da komşusunun köpeği Duman’ın kendisine saldırdığını iddia ediyor ve Cumhuriyet Savcılığına komşusu ve köpeği hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Çevredekiler Duman’ın kimseye saldırmadığını iddia etse de sonuç fıkralara konu olacak cinsten:
Komşuya 100 gün hapis cezası, köpeğe de 1 yıl kulübesinde bağlı kalma cezası veriliyor. Komşunun iyi hali göz önüne alınarak hapis cezası para cezasına çevriliyor da anlaşılan ağzı dili olmayan Duman iyi halini anlatamıyor. Sivas yaşadığım ülkenin bir şehri, vatandaşlar yaşadığım ülkenin vatandaşı ve adalet yaşadığım ülkenin adaleti !
Öte yandan küçücük çocuklara tecavüz eden sapıklar, eski karısını öldüren gözü dönmüş kocalar, sokak kedilerini çuvala doldurup benzin döküp yakanlar, alkollüydüm, cinnet geçirdim, kendimi kaybettim, kendimi korudum ama Ankara’da dayım cebimde param var’larla bir kulübeye bağlı kalma cezası bile alamayanlar da yaşadığım ülkenin vatandaşı ve adalet yaşadığım ülkenin adaleti !

Şimdi o köpek , Duman , dile gelse:

’’evet saldırdım ama beni kışkırttı’’
’’evet saldırdım ama nefsimi müdafaa ettim’’
’’evet saldırdım ama zengin sahibim var’’
’’evet saldırdım ama kendi rızası vardı’’ dese, serbest kalırdı değil mi sayın savcım?!

Elimizi artık ne zaman başka yerlerimize değil de sadece vicdanımıza koyacağız sayın insanlar?!


MaviKocaeliGazetesi:
http://www.mavikocaeli.com.tr/elimizi-vicdanimiza-koyalim-makale,3681.html